MHP İstanbul Milletvekili Atila Kaya, Türk Dili Konuşan Ülkeler işbirliği Konseyi’nin kurulmasına dair Nahçıvan Anlaşması’nın 2. maddesi üzerine MHP Gurubu adına TBMM’de bir konuşma
MHP İstanbul Milletvekili Atila Kaya “Türk dili konuşan ülkeler” ifadesinin, “Azerice, Kazakça, Özbekçe, Kırgızca, Türkmence” tabirlerinden daha sevimsiz olmadığını ve onun yerine “Türk Dünyası İşbirliği Konseyi” veya “Türk Ülkeleri İşbirliği Konseyi” olması gerektiğini söyledi.
Kaya aynı zamanda "AKP iktidarı olmak üzere, bütün Türk ülkelerinde “Türkçe konuşan” siyasal iktidarların “Türkçe düşünen” siyasal iktidarlara dönüşmesidir." şeklinde Türk ülkelerinde bulunan iktidarlara seslendi.
Atila Kaya’nın konuşması şu şekilde:
"Doğrusunu isterseniz; söz konusu anlaşma uyarınca kurulması tasarlanan konseyin yapısı ve işlevi bir yana, sadece adı bile üzerinde hayli söz söylemeye elverir bir haldedir.
Açıkça gözlenir bir olgudur ki; ‘ortak dil’ ‘millet bilinci’nin en önemli bileşenidir. Bununla birlikte; bu bileşenin, kurulması tasarlanan konseyin adında ve bu ortaklığı amaçlayan anlaşmanın metninde sahip olduğu vurgu hatalı bir kullanıma işaret etmektedir. “Türk dili konuşan ülkelerin ortaklığı”ndan bahsedildiğini duyan kişide canlanması muhtemel iki intiba vardır ki, bunların hiç biri arzulanan amaca uygun değildir.
İlk intiba, tarihsel olarak, ‘millet olma’ aşamalarının henüz başında bulunulduğuna ilişkindir. Sanki dünyanın en eski dillerinin birinden ve tarihin en eski milletlerinin birinden bahsetmiyor gibiyiz. Sanki oluşması muhtemel bir millette dilin kurucu işlevinden bahsediyor gibiyiz. Oysa taraf olan ülkelerin halklarının hepsi de binlerce yıldır Türkçe konuşmakta ve millet halinde yaşamaktadır. Bunu görmezden gelirsek; “‘Türk dili konuşan ülkeler’ ne demektir? Bunlar hangi millettendir?” şeklindeki sorulara yanıt vermekte güçlük çekeriz. Öyle ya; bunlar Türk dili konuşan Moğol ulusları mıdır yoksa Türk dili konuşan Cermen boyları veya Latin devletleri midir? Azerbaycan söz konusu olduğunda, başbakan başta olmak üzere, iktidarın da dilinden düşmeyen “bir millet iki devlet” sözünden bundan böyle ne anlamalıyız, bilmek hakkımızdır.
Canlanması muhtemel ikinci intiba ise ilkinden daha az feci değildir. “Türk dili konuşan ülkeler” ifadesi, evet, emperyal bir hava vermektedir, ne var ki; söz konusu taraflar kendi dillerinden koparılarak emperyalin dilini benimsemek zorunda bırakılmış yeni devletler değildir. Türkçe her birinin ana dilidir. Türkçe konuşan ülke temsilcilerinin bir arada bulunması, İngilizce, Fransızca veya İspanyolca konuşan ülke temsilcilerinin bir arada bulunmasından farklıdır. Tarih boyunca dört kıtada çınlayan Türkçe yeryüzünün hiçbir coğrafyasında sömürge dili olmamıştır.
Bu nedenle ve bu nedenden kaynaklanan hakla; Afrika’nın Fransızca, Asya’nın İngilizce veya Amerika’nın İspanyolca konuşmasından farklı olarak, Türkçenin konuşulduğu her toprak onun öz yurdudur. Söz konusu anlaşma gereğince, ayrı ülkelerin temsilcileri olarak bir arada bulunacaksak da, aynı milletin temsilcisi olduğumuzun şuurunu bir an bile yitirmemeliyiz.
İşte; söz konusu anlaşmanın maddesi ve ruhu da bu şuurun varlığına hizmet etmelidir. Bu açıdan bakıldığında; “Türk dili konuşan ülkeler” ifadesi bu şuura hizmet etmez görünmektedir ve kendinden daha önce dile getirilmiş olan “Türk Dünyası” veya “Türk Ülkeleri” gibi ifadelerin yansıttığı anlayışlardan daha geri bir anlayışı temsil etmektedir. Keşke hayata geçirilmek istenen yapı için tercih edilen ad “Türk Dünyası İşbirliği Konseyi” veya “Türk Ülkeleri İşbirliği Konseyi” olsaydı.
Şu ana dek söylediklerimi iktidarca temsil edilen zihniyetin millet anlayışına yabancılığına verip anlaşmanın 2. maddesinin içeriğine yönelmek istiyorum. Bir ülkücü gözüyle bakıldığında, her şeye rağmen, çektikleri zulmü dünyaya haykırmak uğruna zulme uğramayı göze aldığımız soydaşlarımızı, bugün, eşit ortaklarımız olarak görmek bizi mutlu etmektedir. Minnet ve rahmetle andığımız başbuğumuz Alparslan Türkeş’in ektiği tohumların yeşerdiğini görme bahtiyarlığına eriştiren bu gelişme ziyadesiyle memnuniyet vericidir. Bu vesileyle; tarih önünde, rahmetli Türkeş’in hakkının teslim edilmesi, sadece ülkücülerin değil, bu gelişmeye hayat veren bütün tarafların boynunun borcu olmalıdır.
Anlaşmanın adı, bende, az önce dile getirdiğim görüşleri uyandırmakla birlikte; “Türk dili konuşan ülkeler” ifadesinin, itiraf etmeliyim ki, “Azerice, Kazakça, Özbekçe, Kırgızca, Türkmence” tabirlerinden daha sevimsiz olmadığını da düşünmeden edemedim. Ne yazık ki; anlaşma maddelerini okuduğumda benim umduğum amacın güdülmemiş olduğunu da gördüm. Bu bir yana, 17. maddede çalışma dilinin Türk lehçelerinin yanı sıra İngilizce olarak da düzenlenmiş olması içimi burktu. Aynı dili konuşan herhangi ülkeler benzer bir ortaklık metni hazırlasalar, hiç birinde başka bir dile atıf göremezsiniz. 5. maddede düzenlenen Türkçe konuşan ülke adlarının alfabetik sıralamasının İngilizceye göre yapılması ise şaka gibidir ve anlaşmanın ruhuna aykırı olması bir yana utanç vericidir.
Haksızlık yapmak istemiyorum. Bu durumun pratik bir zorunluluktan kaynaklandığını biliyorum. Bu anlaşma metnine Türkiye dışında imza koyan üç ülkenin üç vatandaşı, Azerbaycanlı Bahtiyar Vahapzâde, Kırgızistanlı Cengiz Aytmatov ve Kazakistanlı Olcas Süleyman Türk dilinin en büyük ustalarındandı ve bir araya geldiklerinde Rusça konuşmak zorunda kalırlarmış. Bu durumun kendisine çok büyük acı verdiğini söyleyen ve geçen yıl kaybettiğimiz Vahapzâde, her fırsatta dile getirdiği “ortak dil” rüyasını Türk dünyasının bütün evlatlarına bir vasiyet olarak bırakmıştır. Vahapzâde’nin ve Aytmatov’un göremediği ortak anlaşma dilinin hayata geçirildiğini belki yaşamakta olan ve uzun ömür dilediğimiz Olcas Süleyman da göremeyecektir. Bununla birlikte, bu uğurda ilk adımların atıldığını ona göstermek anlaşmaya imza koyan bütün tarafların boynunun borcu olmalıdır. Hatta Türk ülkeleri arasında birlik sadece bu amaç için bile kurulmaya değerdi.
Bu noktada sormamız gereken soru şudur: üzerinde konuşmakta olduğumuz anlaşma böyle bir sonucu ümit etmemize elverir nitelikte emareler taşımakta mıdır? Tasarının gerekçesinde, “tarih, kültür ve dil birlikteliğinden kaynaklanan derin ve güçlü bağlar”dan ve anlaşmanın başlangıç kısmında da “Türk dili konuşan ülkeler(in) halkları arasındaki tarihi bağları, ortak dil, kültür ve gelenekleri temel almak”tan söz ediliyor olsa da anlaşmanın “amaçlar ve görevler” başlıklı 2. maddesine baktığımızda görülen şudur: Meşrûluğu, su götürmez bir gerçekmiş gibi algılanan “ortak çıkar” kavramına dayandırılmak istenen anlaşma, sonucunda ortaya çıkacak yapıyı da bir ‘şirket’ gibi tasarlamak istemiştir. Devleti dahî şirket gibi yapılandırmanın “çağın gereği” olduğuna iman etmiş bir zihniyetin bu yaklaşımı şaşırtıcı değildir. Buna karşılık; bizim, tarihî ve ilkesel sorumluluğumuzun gereği olarak bu zihniyete direnç göstermemiz de şaşırtıcı olmamalıdır.
Dil, tarih ve kültür ortaklığı temelinden kalkılarak bir birlik kurulacaksa, böyle bir temel üzerine inşa edilecek yapı kapitalizme râm olmakla şekillenmemeli; hayata geçirilmek istenen örgüt, daha başından, bir ‘şirket’ olarak tasarlanmamalıdır. ‘Çıkar’ vurgusu pragmatizmin gönüllü kulları olduğumuzu düşündürtecek kadar öne çıkartılacaksa; bu işbirliği dil, tarih ve kültür ortaklığımızın olduğu soydaşlarımızla değil, pekâlâ, herhangi başka ülkelerle de kurulabilirdi. Hareket noktası olarak seçilen zeminin özelliğine binaen, ‘ortak çıkar’ yerine ‘ortak değerler’ temel ve belirleyici kavram olmalıdır. Böylelikle; bu başlangıcın, ileride, kapitalizme köle olmaya değil, kapitalizme seçenek oluşturabilecek bir oluşuma vardırması ümit edilebilir.
Burada eski sömürge-yeni devletçiklerin birliğinden bahsetmiyoruz. Söz konusu olan “Türklerin Birliği” ise, bunu sırtımızdaki tarih yükü ile başarmak zorundayız. Bu itibarla; amaçlanan sadece ekonomik veya politik güç yaratmaya matuf bir birlik değil, temelde, tarihi ve kültürel ortaklığı öne çıkartıp yaşatmayı amaçlayan manevî-tarihî bir hamle olmalıdır ve yapılan her tür anlaşmalar ile hazırlanan metinler bunun tohumlarını içinde barındırmalıdır. Henüz işin başında, ‘şirket’ tasarlamak terk edilip ilk ve en önemli işin bu olduğu bilinmelidir.
İşbirliğinin ekonomik ve siyasal alanlarda pratik sonuçları elbette olacaktır ve olmalıdır da. Ama bunlardaki ısrarlı vurgu bu birliğin sadece bu alanlardaki getiriler için tasarlandığı intibaını da doğurmamalıdır.
İşbirliği imkânları konusunda elbette hassasiyet gösterilmelidir; nitekim mezkûr anlaşma bunun için vardır. Bununla birlikte; bu türden bir anlaşmayı mümkün kılan zemin de göz ardı edilmemeli ve özellikle işlenmelidir. Hayatiyetini devam ettirebilmesi için özellikle işlenmesi gereken bu zemin ise ‘Türklük bilinci’dir.
Sonuçta, bir teşkilat kurulacak, konseyler oluşturulacak ve daha pek çok işler yapılacaktır. “Bunları neden başkalarıyla değil de Türk dili konuşan ülkelerle yapıyoruz?” sorusu üzerinde durmak ve bunun hesabını vermek de en azından pratik kadar önemli ve değerli olmalıdır. Unutulmamalıdır ki; işbirliğinin başarısı da yapılacak olan açıklamanın ikna ediciliğine bağlıdır. Zira Gaspıralı’nın “dilde, fikirde, işde birlik” şiarı sadece bir slogan değil, işbirliğinde başarının yolunun dilde ve fikirde birlikten geçtiğinin sağlam bir tespitidir de. Nahçıvan Anlaşması çerçevesinde kurulması öngörülen Türk Dili Konuşan Ülkeler işbirliği Konseyi’nin öncelikli hedefi “Türk dili konuşan ülkeler” anlayışının “Türk ülkeleri” anlayışına tahavvülü olmalıdır.
Sonrasında, gönlümüzün istediği ise, başta ülkemizdeki AKP iktidarı olmak üzere, bütün Türk ülkelerinde “Türkçe konuşan” siyasal iktidarların “Türkçe düşünen” siyasal iktidarlara dönüşmesidir.
Bu anlaşmayla oluşturulmağa çalışılan Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin, Türk Birliği hedefimizde hayırlara vesile olmasını diliyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum."
Bu yazı toplam 682 defa okundu.
Hey saygıdeğer başkan....
Adalet tam da sizin bulunduğunuz konum.
Cennetmekan Başbuğ üç kez içeri düştü.
Siz yetmiş yaşlarda...
KAFİRİN ADALET Mİ OLUR???
Kafirden zülm öte ne beklenir!!!
"Siz suç var,suçu kanıtlayan delil yok" buyuruyorsunuz.
Olacak iş mi?
Öncelikle ABD-AB muhalefetiniz delil.
Sonra herkes sendikacılığı "YEME YOLU" yapmışken,AVRASYA SENDİKALAR BİRLİĞİ'ni kurarak ABD-AB yoluna taş döşemediniz mi?
Yeter mi?
"Yes be anem" dönemi,AB avradına (benim tabirimle)döl vermediniz mi?
Hele hele o Kıprıslı PUŞT'a karşı sayın DENKTAŞ yanında yer almadınız mı?
Vel hasıl TÜRK geldiniz TÜRK gidersiniz!!!
Hal bu iken ne delili?
Varlığınız SİLİVRİ KAMPI için yeterli kanıt!
Saygılar başkan.
Yürekler dolusu sevgiler başkan.
SEN TÜRK GÖNÜLLERİNE TAHT KURDUN!
Ne ki TÜRK'ün gücü kendi başını yeme üstünedir!
Ol sebepten Allah kurtarsın!!
Kafirden Adalet ummuyoruz!!!
UMMADIK!
Bu arada FETOŞ erbabı bizlerin var olduğunu umarım unutmazsınız!
İsterse bir değil bin SİLİVRİ KAMPI kurun.
Yine de tükenmeyiz.
"Sayılmayız parmak ile/Tükenmeyiz vurmak ile.."