Nasıl etmesin ki; Batı’ya “şeytan” diyen, “Siyonizm’i tüm kötülüklerin temeli sayan” bir anlayışla karşı karşı olduklarına inanıyorlardı. Bu anlayış Türkiye’de “Milli Görüş” olarak adlandırılıyordu. Tüm dünyada radikal İslamcılık almış başını giderken Türkiye’nin kaybedilmesi bir felaket olabilirdi. Bu akıma karşı Türkiye’deki laik, Batı’ya açık kesimlerle işbirliği yapılmalıydı. Ki öyle de oldu.
Sonra nedense Milli Görüş içinden “yenilikçi” adı verilen bir grup filizlenmeye başladı. Her ne kadar kendilerine yenilikçi deseler de Erbakan Hoca’nın rahle-i tedrisatından geçmişlerdi. Bunlar yeni gömleklerini giymeden önce ABD’yi, AB’yi yerden yere vuruyor, Türkiye’yi bölme, yıkma planları yapmakla suçluyorlardı.
Yenilikçi grup bir süre sonra yetiştikleri yuvadan uçtu. Ama ne uçuş. Bir zamanlar “şeytan” dedikleri kesimlerle çok yakın ilişki içine girdiler ve desteklerini aldılar. “Şeytan Batı” nedense Türkiye’nin radikal İslam’a kayabileceği endişelerini bir kenara bırakmış, yenilikçileri destekleme kararı almıştı.
Bu arada her ne kadar yenilikçi olsalar da elitlerden korkuyorlardı. Ne de olsa Milli Görüş anlayışı hala tazeydi. Korunmaya ihtiyaçlar vardı. Şeytan Batı “sizi koruruz” dedi, nedense.
Kime karşı korumak?
Bugüne kadar radikal İslam’a karşı destekledikleri Cumhuriyet’in kurum ve kurallarına karşı korumak…
İttifaklar yeniden dizayn edilmişti. Batı’nın demokrasi anlayışına yakın Cumhuriyet yanlıları bir kenara itilmiş, Batı’yı “şeytan” görenler tarafından eğitilmiş, laiklerle ve Cumhuriyet’in kurucu iradesi ile sorunlarını çözememiş, hala dini referans alan yenilikçilerle kol kola girilmişti.
Yeni dünya düzeni dedikleri yapı böyle bir şey olsa gerekti. Düşmanlıkları dostluğa, dostlukları düşmanlığa çeviren, olmaz denilen ittifakları olduran, bütünü ayrıştırırken ayrışmaları bütünleştiren, diyalog çerçevesinde dinler arasında geçiş kapıları açarak yeni bir “dünya dini” oluşturan, “Büyük Ortadoğu” ve “Büyük Osmanlı” projelerini “eşzamanlı” yürüten yeni bir düzen. Bu yeni düzen dil, din, ırk ayrımı gözetmemesi bakımından demokratik sayılabilirdi. “Kayıtsız ve şartsız kendisine uyum sağlaması şartıyla” herkesi kabul edebilirdi. Kendisine uyum sağlayanları sonuna kadar korumak ve tüm engellerden sakınmak gibi bir sorumluluğu da vardı yeni dünya düzeninin. Bu düzenin tahammül edemedikleri de yok değildi.
Örneğin “ulus/milli devlet” kavramından çok korkuyordu.
Örneğin diyalog safsatasıyla içi boşaltılmamış İslam’dan ödü kopuyordu.
Örneğin tarihi kökler rahatsız ediyordu.
Ve dans etmeyi çok seviyordu yeni dünya düzeni. Kendisine ayak uydurabilenle seyredilmesine doyum olmaz figürler sergileyebiliyordu.
Ve yeni dünya düzeni şeytanı melek, meleği şeytan yapabiliyordu.
Dan Brown’un 2000 yılında yayınlanan romanını okumanızı tavsiye ederim. “Angels and Demons - Melekler ve Şeytanlar.”
Özet: Sandığın başına gittiğimiz zaman oyumuzu kullanmadan önce vicdanımızla birkaç dakika başbaşa kalalım. O süre içinde kiminle dans ettiğimize, kimleri melek diye başımıza taç ettiğimize, kimleri şeytan diye taşladığımıza bir kez daha bakmakta fayda var. Acaba kimlerin gözüyle şeytana şeytan, meleğe melek diyoruz? Özellikle İslam'ı referans alarak yaşayan ve "evete yakın" insanımızın bir kez daha düşünmesi gerekiyor. Dün "şeytanlıkla suçladıkları" kesimlerle bugün kolkola girenleri hatırlaması gerekiyor. Unutulmasın ki şeytanın görevi dinden çıkarmaktır...
HAYIR'lı bayramlar olsun...
BİR ÖLÜYÜ AÇIK HAVADA BIRAKIRSANIZ KOKAR,
SUYA ATARSANIZ ŞİŞER ONU SİZE GERİ VERİR .
ÖLDÜĞÜNÜZDE SİZİ KABUL EDEBİLECEK TEK YER TOPRAĞINIZIDIR.
BU NEDENLE TOPRAKLARINIZA ÇOK İYİ SAHİP ÇIKIN ...
İLELEBET AKP VE ZİHNİYETİNE HAYIR DEYİN YA TARİH YAZARIZ YA TARİH OLURUZ BUNU ASLA UNUTMAYIN!