MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın KCK soruşturması kapsamında ifade vermeye çağrılması ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da ifadeye çağrılabileceği iddiaları, çok yönlü incelenmesi gereken bir konu.
Ankara’da çeşit çeşit senaryolar ve iddialar uçuşuyor.
Bu iddiaların başında da MİT Müsteşarı üzerinden Başbakan’a bir uyarı gönderilmesi geliyor.
Bu uyarı kimden ve neden geldi?
Bu uyarı Atlantik ötesinden, Türkiye’yi Suriye ve İran macerasına sürüklemek amacıyla geldi.
Başbakan Erdoğan’ın son dönemlerde “Ankara eksenli politikalar izlediği” iddialarını hatırlayalım.
Ne demektir Ankara eksenli politika?
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çıkarlarını ön plana almak demektir.
Yani Erdoğan’ın bir nevi milli çizgiye kaymasından şikayet ediliyor.
Milli çizgi, ABD ve İsrail’in dayatması ile Suriye’ye ve gerekirse İran’a askeri müdahaleye “hayır” diyebilmektir. Ki Başbakan her ne kadar sert uyarılarda bulunsa da Suriye’ye karşı bir askeri operasyona mesafeli yaklaşıyor. Sorunun barışçı yöntemlerle çözülmesini istiyor. Söylemlerine dikkat ederseniz, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı demokratikleşmeye teşvik ederken, Batı emperyalizminin askeri seçeneğe hazırlandığı konusunda da uyarıyor.
Ama en önemlisi İran bataklığı. Batı Türkiye’yi İsrail’in yanında bir maceraya sürüklemek için her şeyi deniyor.
Bu maceralar hem Türkiye, hem AKP iktidarı için bir yıkım haline gelecektir. İşte bu gerçeği gören Başbakan Erdoğan kıskaçtan en az zararla çıkmaya çalışıyor.
Ama ABD ve İsrail için Türk askerinin kullanılmasından başka seçenek kabul edilemez.
Bu girişten sonra MİT Müsteşarı’nın ifadeye çağrılmasına ve iddialara geri dönelim.
PKK-KCK bağlantısından yola çıkılarak MİT’in PKK ile yaptığı pazarlıklar temel alınıyor. MİT’e kim görev verdi? Siyasi irade. Yani AKP hükümeti. Kaldı ki Başbakan bu görüşmenin yapıldığını önce kabul etmemiş, yapıldığını söyleyenleri şerefsiz olmakla suçlamıştı.
MİT Müsteşarı Hakan Fidan Başbakan Erdoğan’ın A takımından bir isim. Yani özel yetkili savcılar ilk kez A takımından birine uzanarak çok güçlü bir uyarıda bulundular.
Aslında bu gelişmeye hükümetle cemaat arasındaki bir savaşın ete kemiğe bürünmesi olarak bakılıyor.
“Eğer hukuk dışı bir durum varsa hükümet neden savcıları görevden almıyor?” gibi bir soru akla gelebilir.
Söylendiği gibi hükümetle cemaat arasında bir savaş varsa, savcıları görevden almak hükümetin gücünü aşar.
Hani Ergenekon, Balyoz gibi davalarla ilgili internete düşen bir sürü yasadışı dinlemeler var ya?
Hani Deniz Baykal’ın kaseti birden internete düşmüştü ya.
Bu dinlemeleri kimler yapıyorsa, hiç kuşkunuz olmasın herkesi dinliyorlar. Herkes hakkında ses ve görüntü kasetleri vardır ellerinde.
Bir başka konu da, hükümet eğer köşeye sıkıştırıldıysa kimden destek isteyecek?
En yakın adamına kadar uzanan yargıdan mı?
Darmadağın ettiği, temel direklerini yıktığı, suçlulukları ispatlanmadığı halde PKK’dan bile daha kötü bir terör örgütü olarak ilan ettiği Ergerekon, Balyoz gibi davalarla değerli paşaları tutuklanmış, saygınlığı ayaklar altına alınmış, beş para etmezlerin karşısında itibarı yerle bir edilmiş askerden mi?
Türk-Kürt, AKP’li olan-AKP’li olmayan, dindar- dindar olmayan, Alevi-Sünni diye parçalara ayırdığı halktan mı? Erdoğan’sız yüzde 20-25’lere düşen seçmeninin AKP’yi koruyamayacağı malum. Özellikle toplumun yarıdan fazlasının AKP’ye düşman olduğu düşünülürse, bu cenahtanda yeterli desteği bulamayacağı ortada.
Çok yazık.
Keşke reddetmeye çalıştıkları Mustafa Kemal’in milli iradeye dayanarak emperyalizmi nasıl “geldikleri gibi gönderdiğini” algılayabilselerdi, emperyalizmin “kullandıktan sonra deliğe süpürdüğünü” görebilselerdi.
Bu yazı toplam 132 defa okundu.