BBP Genel Başkan Yardımcısı Hakkı Öznur ile gerçekleştirilen röportajın 8. bölümü.
-Şahların Labirenti’nde askerî darbe ve müdahaleleri de geniş bir şekilde ele aldınız. İzleyenler askeri darbe ve müdahalelerin arkasında dış odaklar olduğunu açık bir şekilde gördü. ABD ve NATO’yu sorguladınız. Soğuk Savaş dönemini analiz ettiniz. Buradan yola çıkarsak, 27 Mayıs Darbesi, 12 Mart muhtırası ve 12 Eylül darbesi ile ilgili kısaca ne söyleyebilirsiniz?
Darbelerle ilgili söylenecek her şeyi belgeselde söyledik. Bu konuyla ilgili konuşmacılar siyasî ve sosyal değerlendirmelerde bulundular. Ama kısaca birkaç şey söylemek gerekirse, her üç anti-demokratik girişimlerde ABD ve NATO’nun parmağı vardır. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’den ABD’nin haberi vardı. ABD’nin onayı olmadan, haberi olmadan böyle askerî müdahaleler kolay değildir. Pentagon ve Washington Ankara’daki elemanları vasıtasıyla her şeyden haberdardı. NATO Üyesi olan Türkiye’deki her türlü askeri ve siyasi gelişmeler gün ve gün Washington ve Pentagona aktarılır. Zaten bu konuyla ilgili yayınlanmış yüzlerce belge, kitap ve yazılar var.
ABD askeri ve sivil diplomatlar ve ajanları vasıtasıyla birçok olaya da anında müdahale etmiştir. Türkiye’yi yarı Sömürge gibi gören ABD, 1950’li yıllardan beri Türkiye’yi, ABD çıkarlarını savunan ileri bir karakolu gibi görmüştür. Türkiye’de ABD çıkarlarını bozan, ABD karşıtı tavrı olan siyasi iktidarlara ve gruplara hayat hakkı tanımamak için her siyasi olaya dışarıdan müdahale etmiş, yönlendirmeye çalışmıştır.
ABD, 27 Mayıs Darbesi’nin olacağını ABD ve NATO’da görev yapan Türk Subaylardan, Ankara ve İstanbul’daki askeri ve sivil kaynaklarından öğrenmişti zaten. MİT içinde de CIA ile bağlantılı işbirlikçileri vardı. 27 Mayıs gecesi tek yanan ışık ABD’nin büyükelçiliğiydi.
Darbeden 1 Gün sonra darbe kabinesinde görev yapan Dışişleri ve Maliye Bakanı’nı belirleyen, seçtiren ABD idi. Hükümet kuruluşlarına bile dışardan müdahale ediyordu.
12 Mart’ta aynen öyledir. ABD dış politikada, ABD siyasetine ters davranan, başta Haşhaş olmak üzere, U–2 casus uçakları ve Ortadoğu’da Arap-İsrail ihtilafında dediklerine uymayan, hem de kendisine bağlılığı tartışma götürmeyen Demirel iktidarını bile düşürttürmüştür.
12 Mart öncesi AP Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı olan, Washington ve Batı dünyasını çok iyi tanıyan İhsan Sabri Çağlayangil, 1976 yılında vermiş olduğu bir mülakatta “Bizim altımızı CIA oydu.” diyordu. Hem de açık bir şekilde…
12 Marttan ABD nin haberi olduğunu Nihat Erim hatıralarında açıkça anlatıyor. Darbenin başbakanı Nihat Erim 2 Mart 1971 de Not Defterine “ dün gece bende ABD Büyük elçiliğinden Drapen, Green, Lincoln Dillon yemek yediler. Benim başbakan olmam lazım geldiğini yarı şaka söylediler” diye not düşmüştü. Yani ABD 12 Mart muhtırasından sonra kurulacak hükümetin işaretlerini adamları Erim’e vermişlerdir.
12 Eylül Darbesi’ne gelirsek, en açık, net bir şekilde bir “ABD-NATO Operasyonu”dur. Darbeden önce Washington’un haberdar edildiğini bilmeyen yok. Darbe öncesinde yapılan hazırlıklar “Ankara’daki Washington’a” CIA elemanları ve diplomatlar tarafından neredeyse gün gün verilmiş, ülkede kaos, kriz ve terör devam ederken; Washington ve NATO’dan yetkililer Ankara’ya gelerek hem hükümet kanadının, hem de Genelkurmay’ın nabzını yokluyorlardı. Zaten darbenin ayak seslerinin yaklaştığını, Washington Ankara’dan gelen sinyaller ile izliyordu. Askerlerin darbe çalışmaları devam ederken, Ankara’dan üst düzey komutanlar ABD yi ziyaret ediyorlardı. Zaten ülkemizdeki bütün askeri darbe ve muhtıra önceleri Genelkurmay Başkanı veya bazı üst düzey komutanlar, mutlaka ABD’yi ziyaret etmişler ve bunu alışkanlık haline getirmişlerdi.
Darbe gecesi Balgat’taki Jusmat, Genelkurmay’dan gelen “bu gece darbe yapılacak.” mesajını Beyaz Saray’a bildirdiler. Başkan Carter, darbe haberini “Damdaki Kemancı” müzikalini izlerken aldı.
-ABD Başkanı Carter’ın 12 Eylül darbesini “Oh be!.. Rahatladık… Artık rahatız, ” sözleriyle karşıladığı, memnun olduğu hep anlatılır, söylenir... Neden bu kadar mutlu oldular?
1978’den beri bekledikleri darbe gerçekleşmişti. Demokratik bir Türkiye’de ABD’nin işleri iyi gitmiyordu. Ortadoğu’da sıkıntı vardı. İran’da ABD karşıtı bir rejim iş başına gelmişti. En güvendikleri Şah Pehlevi rejimi yıkılmıştı. İran elden çıkmıştı. Türkiye’de elden giderse, Ortadoğu artık ABD için bitmiş olacaktı. Washington çok kaygılıydı. Türkiye’deki iki hareket, kendisi için tehlikeydi: MHP, yani Ülkücü Hareket ve Sovyet yanlısı Komünist hareket…
Her ikisinden de hangisi gelirse gelsin, ABD için korkulu rüyalar başlayacaktı. İşte bütün bunlar gerçekleşmeyip ABD’ye ve NATO’ya bağlı askeri bir rejim iş başına gelince Beyaz Saray rahatlayacaktı.
CIA’nın Ankara’daki istasyon şefleri, darbe ile ilgili bütün gelişmeleri gece boyu Washington’a aktardılar. Carter memnun, CIA memnun, Pentagon memnun… Neden memnun olmasınlar? “Bizim çocuklar” dedikleri darbeci generaller, sözlerinden çıkmayan kimselerdi. Askerler önce NOTAM’ı kaldırdılar. Darbeden sonra da Yunanistan’ın NATO’ya tekrar dönüşünü sağladılar. ABD karşıtı sağ ve sol hareketleri ezdiler. İş başına Washington’un emrinde olan bir askeri vesayet altındaki hükümeti getirdiler. Yetmedi, 27 Mayıs ve 12 Mart döneminde olduğu gibi, Washington’un istediği veya onun karşı çıkmayacağı kişiler bakanlıklara getirildi.
-Darbelere neden karşısınız?
Her zaman söylüyorum Ordu siyaset dışı kalmalıdır. Bakın Osmanlı’dan günümüze Ordu siyasete karıştığı için ülkemizin neler kaybettiklerini acı bir şekilde gördük. Bizde derin bir gelenektir; 1876 da Hüseyin Avni Paşa darbesinden İttihatçılara, Halaskar Zabitan’a, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat’a Darbe günlüklerine, uzanan bir gelenek..
Ordunun siyasete karışması yüzünden Balkanları kaybettik. Balkan bozgununu yaşadık. 1912 de balkan devletlerinin Osmanlı devletine saldırmalarında onları cesaretlendiren en önemli etkenlerden biri Osmanlı Ordusu’nun siyasete dalmış olmalarını bilmeleriydi. Ordu Hükümet gerilimleri ve çatışmaları hala aradan 1 asır geçmesine rağmen ülkemizde çeşitli şekillerde dünden bu güne devam etmektedir, emekli amiral Özden Örnek’in darbe günlükleri bunun en son acı örnekleridir
Müdahaleler daima siyasi istikrarsızlıklara ve gerilimlere sebep olmuştur. Ordu bir kurum olarak daima yıpranmıştır. Bakın son 6 yıldır, bir kısım darbe meraklısı kesimler tarafından sürekli “Ordu göreve” çağrıları, darbeci yayın organlarında askeri kışlasından çıkartmak için provokatif amaçlı “genç Subaylar rahatsız” manşetleri-haberleri kaos peşinde koşan çevrelerin Ordu’ya yönelik çalışmalarının bir göstergesidir.
Şimdi Ergenekon iddianamesine de nihayet giren ünlü “Darbe günlükleri” müdahale fikrinin ordu içinde ne kadar gerilim yarattığının ve bazı komutanların 2002- 2005 başlarında Genelkurmay Başkanı için neler düşündüklerini ve darbe yapılması için onun bertaraf edilmesini isteyen demokrasi dışı arayışlarla doludur.
Darbecilik eski bir hastalıktır, darbeciliğin ahlakı yoktur. 27 Mayıstan beri darbecilik adeta yasallaştırılmaya çalışılmıştır. Darbeci karaktersizler millete karşı hep darbecilik oynamışlardır. Sırtlarını Jakoben bürokrasiye dayamışlardır. Darbecilerden çetelerden hesap sorulmadığı için bunlar bir türlü darbe hastalığından vazgeçmiyorlar.
Bütün darbeler anti demokratiktir. Her darbe sancıdır, kaostur, geriye dönüştür. Darbelerin bu ülkeye bir getirisi olmadı. Ülkeyi daha geriye götürdü. Darbeler halka zarar verdi. Ancak bürokratik oligarşinin işine geldi. Darbeler fayda getirseydi, Türkiye bugün hâlâ terörle, ekonomik krizle siyasi bunalımlarla karşı karşıya kalmazdı. Darbeler neyi çözdü? Hiçbir şeyi… Çözüm, militarizmde değil; çözüm, tam demokraside ve hukukun üstün olduğu sivil ve demokratik bir rejimde. Demokrasi dışı arayışlar, Türkiye’ye yapılan en büyük kötülüktür. Her türlü hukuk dışı, illegal oluşumlara karşı çıkmak, darbecilere ve cuntacılara atılacak en büyük tokattır.
Ülkemizdeki darbelerden askerler kadar sivillerde suçludur. .Sivil irade çoğu zaman askeri bürokrasi ile işbirliği yapmıştır. Askeri bürokrasinin bu kadar siyasetin merkezinde olduğu bir ülke yoktur. darbe bataklığını kurutmamız için demokrasiyi güçlendirmemiz lazım . Darbeyi önlemenin bin türlü yolu var. öncelikle ya millet yada siyasi irade buna karşı çıkacak Maalesef ülkemiz yıllardır sürekli darbe sendromu içinde yaşatılıyor.
Mevcut Sistem 50 yıldır korkular üreterek tehdit ve tehlikeler ihdas ederek toplumda baskı mekanizması oluşturdu. .Bunun içinde askeri bürokrasi, sivil bürokrasi ve medya kullanıldı Artık bu güzel ülkemizde darbe sendromlarını bitirmenin yolu Sivil ve demokratik bir anayasa yapmaktan ve Normalleşmeyi sağlamaktan geçer.
-28 Şubat süreci ardından son operasyonlarla açığa çıkartılan darbe girişimleri nedeniyle ülke son 6 yıldır yine birçok badire atlatmış… bazılarını basından öğrendik- bu süreç nasıl başladı?
Önce 28 Şubat’tan başlarsak, dönemin askeri aktörlerince “Post-Modern Darbe” olarak nitelendirilen dönem, Türkiye için son derece tehlikeli bir dönemdi. ABD-İsrail çizgisindeki odaklar seçimle iş başına gelmiş, Refah- Yol Hükümeti’ni devirmek için birçok karanlık senaryolara başvurdular. Ordu içinde yasadışı, hukuk dışı yapılanmalara gittiler. Patronlar Kulübü TÜSİAD, Mason locaları, bürokratik oligarşi el ele vererek büyük kaos peşinde koştular. Milli İrade’nin sonucu olarak hükümet olan iktidarı indirmek için, komplolar, oyunlar, tezgâhlar kurdular. Halka gözdağı vermek için, Sincan’da tanklar yürüttüler. O dönem, askerin baskısı ile anti-demokratik yöntemlerle, yargı mensuplarına, üniversite rektörlerine brifingler verildi. İrtica ile mücadele adı altında kurulan yasadışı BÇG ve BTK’lar ile mütedeyyin insanlara yönelik baskılar başladı. Üniversitelerde “başörtülü kızlara” yönelik “faşist ikna odaları” kuruldu. Toplumu kamplara, cephelere bölen ayrışmalara başvurdular. Demokrasiyi savunan gazetelere, gazetecilere baskılar yaptılar. 28 Şubat kararlarına karşı çıkan siyasilere gözdağı vermeye kalktılar. Hükümeti devirmek için, mebus pazarları kuruldu. DYP li 40 milletvekili partilerinden istifa etmek zorunda kaldı. Kimi parayla, kimi şantajla susturuldu. Suriye’deki Nusayri Rejimi’ne benzer bir rejim kurulmak istendi.
BBP Lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun 28 Şubat sürecinde “Türkiye’nin Suriye’ye çevrilmesine asla müsaade etmeyeceğiz.” sözünden sonra birçok oyunlar, ezberler bozuldu.. Demokrasiye sahip çıkan ve milletin yanında yer alan güç odaklarına boyun eğmeyen Yazıcıoğlu, tekelci medyanın yıldızı olan demokrasi düşmanı Çevik Bir’e o süreçte dikilen tek siyaset adamıydı. Herkes Çevik Bir’ den çekinirken Yazıcıoğlu onun gibi 5 yıldızlı generallere anladıkları dilden konuşarak “Milli iradenin üstünde güç olmaz oturun oturduğunuz yerde bu millete kabadayılık yapmayın” diyordu. Ordu içindeki Alevici-Solcu cuntalara karşı -ordu içinde dışarıya fazla yansımasa da- büyük tepki vardı. Sonuçta, Çevik Bir ve onunla birlikte hareket eden çevre emellerine ulaşamadı, Türkiye uçurumun kenarından döndü.
Refah-Yol Hükümeti, TSK içinde yuvalanmış Alevici-Baasçı cuntanın işbirliği ve Onbaşı Mesut ile Çavuş Süleyman’ın entrika ve dümenleriyle, Haziran 1997’de yıkıldı. Ardından, oligarşinin desteklediği Ana-Sol-D kuruldu. O da uzun ömürlü olmadı. Ardından Ecevit’in azınlık hükümeti kuruldu. Peşinden 18 Nisan 1999 seçimleri yapıldı. 28 Şubatçıların arzu ettiği bir koalisyon hükümeti kuruldu. Fakat bu hükümetin icraatları, kendi içindeki çelişkileri, Ecevit ile Sezer arasında “anayasa kitapçığının birbirlerinin üzerine atılması” ile başlayan kavga; Türkiye’yi 1994’ten sonra, 2.büyük ekonomik krize sürükledi.
-28 Şubat süreci ekonomiye de ağır bir bedel ödetti…
Hem de nasıl... 9 Aralık 1999’da IMF’ye gönderilen iyi niyet mektubuyla program ağır ağır yürüyordu. IMF’ye bir kez daha teslim olunuyordu. 22 Aralık 1999’da 7 bankaya el konuldu. 19 Şubat’ta MGK’da Ecevit ile Sezer arasında yaşanan anayasa krizi piyasaları karıştırdı. Bir gün sonra dalgalı kura geçildi. Repo faizi yüzde 7 bin 500’e tırmandı. Dolar 68 kuruştan 95 kuruşa fırladı. 1998–2003 yılları arasında 22 banka battı.
Bankaların batma sebebi topladıkları mevduatı yasal sınırların dışına çıkarak kendi grup şirketlerine kredi olarak kullandırmalarıydı. Batık bankaların hazineye yükü ağırdı: 47 milyar dolar…
İşin gerçeği şu… Politikacı–bankacı-politikacı-iş adamı gibi kurulan karanlık ilişkiler Türkiye’nin siyasi krize ekonominin çökmesine faturanın bir kez daha yoksul halka çıkarılmasına neden oldu.
2001 Malî Krizi, bir avuç mutlu azınlığın zenginliğinin daha da artmasına vesile oldu. Zenginler daha zengin, fakirler daha fakir oldu.
Ekonomi dibe vurdu. Halk perişan oldu. Milyarlarca dolarlık vurgunlar yapıldı. Hazine soyuldu. Bankalar hortumlandı. İşte bu sürecin ardından aynı odaklar, hükümeti erken genel seçime zorladılar.
-2001 ‘deki siyasi ve ekonomik kriz AKP’ye yaradı…
Elbette... Bunu kimse inkar edemez. 3 Kasım 2002’deki seçimlerden, daha seçimden 1 yıl önce kurulan AKP zaferle çıktı ve tek başına iktidara geldi. Askerler, egemenler, elitistler ise bu işe fena bozulmuşlardı. Onlara göre, “laik rejim” tehlikedeydi. “1000 yıl sürecek” dedikleri 28 Şubat yara almıştı. İşler sarpa sarmıştı. Ama şunu biliyorlardı, “kendileri karşı olsa da ittifak yaptıkları Washington, AKP’ye şans verilmesini istiyordu.” Onlara göre, AKP’nin ipleri ellerindeydi. AKP’nin kurulmasına bizzat destek vermişlerdi. ABD çizgisinden sapamazlardı.
-AKP’nin iş başına gelmesinden sonra, ABD yanlısı küreselci gruplarla ulusalcı gruplar arasında bir iktidar savaşı başladı...
Evet, bir bakıma öyle zaten… AKP iktidarının iş başına gelmesinde, Washington’daki Neo-Conların desteği vardı. Bu destek, Ortadoğu’da kontrol altında olabilecek bir İslamcı partinin, kendileri için daha iyi bir fırsat olabileceğini düşünüyorlardı. Radikal İslamcı gruplara karşı, İslamcı parti olarak gördükleri AKP’nin işlerini kolaylaştıracağını düşünüyorlardı. Biz, AKP’nin ne olduğunu biliyoruz ama Washington ve Batı dünyasında AKP İslamcı-muhafazakar bir parti olarak algılanıyor. BOP’un rahatça uygulanabilmesi için, AKP’ye ihtiyaçları olduğunu düşünüyorlardı. Ortadoğu’da anti-Amerikancı tepkileri ve ABD politikalarına olan nefretleri en aza indirmenin yolu, ABD çizgisine paralel siyasetler izleyen AKP iktidarına destek vermek olduğunu görüyorlardı.
AKP onları yanıltmadı. Washington ekseninde hareket etti. 4 Temmuz 2003’de başımıza çuval geçiren ABD’ye tepki koymadı. Irak İşgali’nde, ABD’nin yanında yer aldı. İsrail ile ters düşmemeye gayret etti.
Bütün bunlara rağmen, 1950’lerden beri Pentagon ve NATO çizgisinden çıkmayan Türkiye’deki zinde güçler ve bürokratik oligarşi, AKP’yi kabul etmekte inat ediyor, AKP’nin rejim için tehlikeli olduğunu düşünüyordu.
Yani, ABD’ye bağlı iki zihniyet arasında iktidar kavgası başladı. AKP, Washington’a güveniyordu. Demokrasi dışı arayışlara giren odaklar ise, yıllardır ABD ile iç içe olmanın rahatlığıyla, “ABD bu işe karışmaz, dışardan seyreder” mantığında idiler ve nihayetinde, her iki zihniyette ABD’siz bir dünya düşünmüyorlardı.
Önce TSK içinde “Erenler” adında 28 Şubat’a benzer bir darbeci grup kuruldu. Bunlar deşifre olunca 2003- 2004 döneminde “Ayışığı”, “Sarıkız” kod adlı darbe çeteleri teşkil edildi. Bunların iç yüzü, Deniz Kuvvetleri Eski Komutanı Oramiral Özden Örnek’in 26 Ağustos 2003–26 Ağustos 2005 tarihlerini kapsayan günlüklerinin Nokta Dergisi tarafından yayınlanmasıyla ortaya çıktı.
-Ordu içinde darbe girişimleri yapan çevrelerin sivil bağlantıları kimlerdi?
Bu yasadışı girişimler, gücünü Köşk, CHP ve bürokratik mekanizmalardan alıyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Sezer ve eski Cumhurbaşkanı Demirel bunlara kol kanat geriyordu. Yine bu gruplar, taşeron –sözde- sivil toplum örgütleri, gerçekte oligarşinin hizmetinde olan sivil toplum örgütleriyle temas halindeydiler. Bunların başında ADD adlı kuruluş geliyordu. Başındaki isim yabancı değil, Ayışığı ve Sarıkız adlı darbe çalışmalarının yapıldığı süreçte dönemin Jandarma Genel Komutanı olan Orgeneral Şener Eruygur’du.
Bir tarafta ADD, diğer ucunda Kuvay-ı Milliye’den olan eski askerler, istihbaratçılar, emniyetçiler, gazeteciler, siyasiler, çeteciler, mafyacılar ve saz arkadaşlarından oluşan bir yapılanma...
İşleri güçleri hükümeti devirmek, ulusalcı yayınlar yapan Kanal Türk ve ulusal yayın yapan bazı televizyonlar da bunların tetikçiliğini yapıyordu.
O dönemde sansasyonel cinayetler işlendi. Cumhuriyet Mitingleri düzenlendi. Ardından e-muhtıra verildi. Bütün bunlar bir kaos ortamı yaratıp, militarist bir darbe yapmak içindi, tabiî ki de… Bunlar NATO’ya bağlı ulusalcı gruplardı. Tek amaçları vardı, Baasçı-laikçi bir otoriter rejim kurmak… Bunlar demokrasi düşmanı gizli yapılanmalardır.
Bu ülkede yıllardır sansasyonel cinayetler işlenmektedir. 1990’lardan beri öldürülen isimlere bakın; hepsi Laik-Kemalist düşüncelere bağlı insanlar, niçin bu insanlar hedef seçiliyor? Hunharca öldürülüyor? Bunlar tesadüf değildir. Bilerek bu insanlar öldürülüyor. Tek sebebi var: Ülkede laik-anti laik çatışmasını sağlamak, toplumu kamplara cephelere bölmek…
Kaosçuların işlemiş oldukları bazı karanlık sansasyonal cinayetlere örnek verirsek ilk akla gelenler şunlardır:
1990 yılında evine gönderilen bombalı bir paketin patlaması sonucu öldürülen İlahiyatçı Prof. Bahriye Üçok, 1992 yılında silahlı saldırı sonucu öldürülen Hukukçu-Yazar Muammer Aksoy, 24 Ocak 1993 günü arabasına konan bir bombanın patlaması sonucu öldürülen gazeteci-yazar Uğur Mumcu, 21 Ekim 1999 günü Ankara’da evinin önünde bombalı saldırıyla öldürülen Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, 18 Aralık 2002 günü evinin önünde öldürülen Akademisyen Necip Hablemitoğlu ve ardından 17 Mayıs 2007 günü Danıştay binasına yapılan baskınla öldürülen Danıştay Başkanı Mustafa Yücel Özbilgin gibi…
Kitlesel provokasyonlarla, bombalı paketlerle, silahlı saldırılar ile birçok insan hunharca öldürüldü. Ama bütün bu cinayetlerin hemen ardından katiller İslami kesimden, sağ kesimden arandı… Bir takım örgüt isimleri piyasaya sürüldü. Cinayetler taşeron örgütlere ihale edilmeye çalışıldı. Bazı kimseler gözaltına alındı, tutuklandı. Hatta bazı cinayetlerden İran sorumlu tutuldu. Aradan geçen yıllar sonra birçoğu serbest bırakıldı, suçsuz oldukları anlaşıldı.
Dün İran düşmanlığı yapanlar bugün İran’ı müttefik olarak görmekteler. Türkiye ile İran’ın sıcak ilişkiler kurmasını istemekteler. “Mollalar İran’a” diyen ulusalcılar şimdi İran devletine övgüler düzüyorlar. Nereden nereye… Çelişkiler devam ediyor. Omurgasızlar, hep ön yargılı ve ilkesizler. O yüzden ideolojik tutarlılıkları yok fikirleri de berrak değil. Olaylara bakışlarında netlik yok, çizgileri gelgitlerle dolu bugün İran’a övgüler düzerler yarında İran ‘a küfrederler.
Karanlık cinayetlere onca kurban veren bir ülkede Ergenekon gibi davalara asla kayıtsız kalınamaz. Sansasyonal terör eylemleri ve cinayetlerinde amaç toplumda yılgınlık yaratmak ve kaos ortamına uygun önemli ve kamuoyunda tanınan insanları hedef seçerek kargaşaya sebep olmaktır. Bu nedenle terör örgütlerinin sahnedeki kimliği değil onun kullananların kim olduğu önemlidir. Çünkü sağda ve solda taşeron örgütler çıkartmak, tetikçi bulmak onlar için çok zor değil… Bu yüzden maşalara değil onları kullanan merkezlere yönelmeli, onlar deşifre edilmeli ve sorgulanmalıdır.
Şunu da bu arada hemen ifade etmeliyim. İran’a, Ortadoğu’da olduğu gibi ülkemizde de sempati duyan gruplar var. İran Devleti’nin 1979 yılından günümüze Şia anlayışını İslam Dünyasına yaymak için devrim ihracında bulunduğu da bir gerçektir. İran istihbaratının İran kontrolündeki siyasi çevrelere lojistik destek verdiği de bilinmeyen bir şey değildir.
Güçlü bir devlet geleneğine sahip olan İran bölgede hep etkili olmaya çalışmaktadır etkisini’ de İran emperyal siyasetine derinden bağlı olan yapılanmalarla götürmeye çalışmaktadır İran kendi çıkarları için her şeyi yapar bunu unutmayalım.. Buda İran Fars Şoven zihniyetinin en belirgin özelliğidir.
Ülkemizde iç savaş tahrikçisi gruplar tarafından işlenen, toplumu geren, insanları endişeye sevk eden, birçok siyasal cinayetler hep saptırılmak istenmiştir. Katiller ve arkasındakiler hep gizlenmeye çalışılmıştır bunda tekelci medya açık bir şekilde kullanılmıştır. Karanlık odaklar ne istiyorsa O doğrultuda yanlış yayınlar yapılmıştır o doğrultuda yanlış hedefler gösterilmiştir.
Kamuoyunu yanıltmak için fitne fesat yuvaları, beşinci kol gruplar, sürekli olarak ülkemizde laik ve Kemalist düşünceleri yüzünden öldürülen insanların katillerinin İslami değerlere bağlı mütedeyyin çevreler olduğu havasını vermeye çalışmışlardır. Mütedeyyin insanları küresel güçlerin yabancı servislerin güdümünde olan taşeron terör örgütleri ile ilişkilendirmeye çalışmışlardır.
Türkiye de askeri darbe yapmak isteyen militarist kesimler toplumsal yaşantıyı önce istikrarsızlaştırıp sonrada “irtica geliyor. Şeriatçılar hepimizi kesecekler, laiklere yaşam hakkı tanımayacaklar. “ gibi paranoyalarla korku havası yayıyorlar. Birtakım taşeron örgütlere ve tetikçilerine darbeye meşrutiyet sağlayacak ve darbe şartlarını olgunlaştıracak cinayetler eylemler yaptırıyorlar. Bunun için birtakım üç beş radikal gurubu çok rahat bir şekilde provoke ettikten sonra kontrol ettikleri bu gruplara istedikleri eylemleri yaptırıyorlar.
Tekrar açık ve net bir şekilde söylüyorum: İslami değerlere bağlı bir insan asla şiddete başvurmaz şiddeti telin eder ve karşı çıkar. Bunun bir çıkmaz sokak olduğunu gayet iyi bilir. Bir hoşgörü ve barış dini olan İslam insanları iyiye, doğruya, güzele davet eder. Kinden şiddetten uzak durmayı öğütler..
Bu alçakça cinayetleri yapanların Mütedeyyin kesimlerle alakası olamayacağını bu ülkede herkes bilir. Terör, cinayetler, eylemler, mütedeyyin insanların başvuracağı bir metot değildir İslami değerlere bağlı, şiddeti reddeden, barışı ve kardeşliği savunan insanları karanlık güçlerce kullanılan provokatörlerle, canilerle, katillerle, aynı kefeye koymak en büyük alçaklık ve şerefsizliktir.
İslami kavramları kullanarak kurdukları örgütlerin başına İslam veya İslami isimler koyan bir takım radikal grupların yapmış oldukları terör eylemlerinin İslam’la, İslami değerlere bağlı mütedeyyin kesimlerle uzaktan yakından alakası yoktur.
Cahiliye döneminden kalma kabilecilik anlayışının ve feodal yapıların inşa ettiği sapık akımlar ve zihniyetlerin yüce kitabımız kuran-ı kerim ile ve kainatın efendisi peygamberimizin metoduyla, uzaktan yakından ilişkisi yoktur.
Orta doğuda ve Orta Asya da İslam adına ortaya çıkan örgütlerin bir çoğunun CIA, Mossad ve benzeri istihbarat servislerinin kontrolünde olduğu gayet açık ve nettir teröre başvuran, insanları katleden, kaos peşinde koşan, insanlık dışı bu örgütler İslam’ın değil Şer güçlerin emrindedir.
Doğrudan Sivil ve masun insanları hedef alan “intihar eylemleri” adı verilen saldırılar kim yaparsa yapsın asla insani ve İslami değildir. İslam dini bu tür eylemlere asla izin vermez. Sivil insanları öldüren onların üzerine bombalar kurşunlar yağdıran insanları canından bezdiren alçakça eylem ve saldırıları yapan örgütler ancak şeytan Amerikanın ve Siyonist İsrail’in maşasıdırlar.. Müslümanlar adalet barış ve özgürlükden yanadırlar. Onlar kan dökmez onlar cana kıymaz.
Bu gün ülkemizde devlet içerisinde kümelenmiş hukuk dışı işler yapan, tek dertleri ülkede kaos oluşturmak ve ardından militarist bir rejim kurmak isteyen karanlık odakların sansasyonel cinayetler işlettiği sağda ve solda taşeron örgütlere eylemler yaptırdığı gerçeği bugün kamuoyunda konuşulmaktadır. Bu gün devlet kurumları ciddi bir şekilde karanlık suç odaklarının üzerine kararlıkla giderse, hukuk olayların üstüne giderse, ülkemizde İslami çevrelerin üzerine yıkılmak istenen bir çok cinayetlerin, eylemlerin arkasında Türk Derin sistemi ve onun karanlık aygıtları çıkacağını herkes görecektir.
Ülkemizde El- kaide ve benzerleri gibi şiddeti metot seçen bazı zihniyetlere hareketlere sempati duyan ve onlarla irtibatlı küçük gruplar var. Ama bunlar bir elin parmaklarını geçmez, güçleri ve etkisi yoktur. Bu topraklarda bu gurupların siyasal düşüncelerinin toplumsal taban bulma imkanı yoktur.
İslam bir ideoloji değildir ideolojiye indirgenemez. El- Kaide gibi bazı radikal grupların yolu politik söylemi İslam’la bağdaşmaz. Bunların yapmış olduğu eylem ve tavırlarda İslami olarak görülemez. Günümüzde küresel odaklar bir takım grupların yapmış olduğu eylemleri Müslümanlara mal ederek İslami Terörle yan yana göstermek istiyorlar.
Ortadoğu Kaynaklı marjinal hareketlerden etkilenerek bunları ülkemizde aynen uygulamak isteyen şabloncu tercüme hareketlerin tekrar ifade edeyim başarı şansı yoktur .bunlar ancak iç ve dış odakların maşası ve oyuncağı olur.
İslami düşünce ile alakası olmayan ama kendilerine İslamcı diyen bu grupların cazibeli sloganlarına kendilerini kaptıran ve onlardan etkilenen gençleri bu marjinal yapılardan kurtarmak lazımdır.
Herkese İslami kaynakları doğru öğretmeli ve okutmalıyız İslam tarihi, İslam felsefesini Türk tarihini Türk tarih felsefesini özellikle eğitim alanında temelden verilmesi lazım. Milli şuur ve tarih bilinci gençlerimize çok ciddi bir şekilde verilmiş olsaydı bugün gençlerimizin bazıları sağda ve soldaki bazı marjinal gruplara kaymazdı. Onların maşası haline gelmezdi provokatörlerin eline düşmezdi,
CIA, Mossad gibi benzeri uluslararası karanlık servislerin dünyanın bir çok bölgesinde sansasyonel cinayetler organize ettiği, taşeron örgüt ve tetikçilere bu işleri servis yaptığı dünyada yaşananlardan bellidir.
Soğuk Savaş döneminden günümüze ülkemizde (1968 -1980), (1990- 2007) tarihleri arasında terör eylemlerinde sansasyonel cinayetlerde, kitlesel çatışmalarda, büyük provokasyonlarda karşımıza hep CIA ve Mossad gibi Türkiye düşmanı şer servisler çıkar. Bunların amacı Türkiye’yi istikrarsızlaştırmaktır.
Hatırlarsak öldürülen Kemalist insanların ardından hemen sokaklara dökülen sol, Kemalist, ulusalcı hatta Marksist çevreler koro halinde “Türkiye laiktir laik kalacak”, “kahrolsun şeriat”, “mollalar İran’a” gibi kışkırtıcı sloganlar atmışlar, çeşitli provakasyonlar sergilemişlerdir.
CHP ve DSP gibi partiler halkı tahrik eden açıklamalar yapmışlar, yanlarında yandaşları ADD , ÇYDD , ÇEV gibi ulusalcı gruplarla toplumu geren tavırlar izlemişlerdir.
Bu karanlık cinayetler hala aydınlatılamamıştır. Bu cinayetlerin dosyaları hemen kapatılmıştır. Bu karanlık cinayetleri kim işlemişse, kimler yaptırmışsa sağına soluna bakılmadan üzerlerine gidilmeli, aydınlatılmalı ve hesabı sorulmalıdır. Asla hiçbir cinayet faili meçhul olarak kalmamalıdır…
YARIN :
CHP – Medya -Asker İlişkisi
BBP ye Yönelik operasyonlar
Anadolu Çocuklarını kimler Kullanıyor?
Demokrasiyi ortadan kaldırmaya yönelik Provokasyonlar
Menfur Danıştay Saldırısı ve Ulusalcı gruplar
Sinan DEMİR / 2023haber.com
Bu yazı toplam 803 defa okundu.