Hakkı Öznur ile gerçekleştirilen röportajın 7. bölümü.
-Deniz Gezmişler idam edildi, cuntalara bir şey oldu mu?
Deniz Gezmiş ve 2 arkadaşı 6 Mayıs 1972 günü idam edildi. Mahir Çayan ve arkadaşları 30 Mart 1972’de Kızıldere’de öldürüldü. Sinan Cemgil ve arkadaşları Nurhak Dağlarında öldürüldü. Birçok devrimci genç cezaevlerini boyladı. Peki peşinden gittikleri devrimci paşalara bir şey oldu mu? Hayır… Cuntanın önde gelen isimlerine bir şey oldu mu? Hayır… Olan aldatılan, tezgâha getirilen solcu gençlere oldu. Efsane komutanları Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler önce Genel Kurmay başkanı ardından da istifa ederek 1973 Mart’ında Cumhurbaşkanlığına aday oldu. Seçilemedi, kahrından öldü. Belki de devrimci gençlerin ahı tuttu. Diğer devrimci paşa, havacıların göz bebeği 9 Mart sol cuntaların tarihi toplantısına ev sahipliği yapan Muhsin Batur Paşa ise 1974 yılında CHP’de senatör ardından 1980 yılında CHP tarafından Cumhurbaşkanlığına aday gösterildi o da seçilemedi. Yani cuntaların önde gelenlerine kimse dokunamadı. Orhan Kabibay Erim Hükümetlerinin kabinesini tesbit etti. İrfan Solmazer, Numan Esin gibi eski 27 Mayısçılar ya iş adamı oldu ya da bir yerlerde kilit noktalara geldiler.
-İdamları nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk solu Deniz Gezmişleri kullanmaya devam mı ediyor?
İdamlar o dönemin şartlarında yaşandı. Keşke idam edilmeselerdi, işledikleri suçlar idamı gerektirmiyordu. Bu gün olsa en fazla yatacakları ceza 10 yılı geçmez. Onların idamı zaten var olan sol dalgayı daha da artırdı. Marksist solun kitleselleşmesine zemin hazırladı. Ölenlerin genç olması duygusal bir atmosfer yarattı. 12 Mart sonrası sol hareketler idam edilen Deniz Gezmiş ve arkadaşları ile Kızıldere’de öldürülen Mahir Çayan ve arkadaşlarının kanları üzerinden devrimcilik edebiyatı yaptılar.
Bugün de Türk solu bu gençlerin nasıl harcandıklarını, nasıl kullanıldıklarını sorgulayacaklarına nostalji yapmaya devam ediyor. Hatırla Sevgili’de idam sahneleriyle bir Deniz Gezmiş efsanesi çıkartmaya çalışanlar gerçeklerden kaçan, yüzleşmek istemeyen, sol tribünlere oynayan maskaralardır. Bunların derdi devrim Deniz değil çukalarını doldurmaktır. Bunlar siyasi rant peşinde koşan Soros’un devrimcileridir.
-Hatırla Sevgili dizisinin yönetmeni ve senaristinin 12 Eylül öncesi sol örgütlerle bağlantılı oldukları basında yer aldı. Bu ideolojik duruşlarını diziye yansıttıkları konusunda siz ne düşünüyorsunuz? Bunlar hangi örgüt ve partiye mensuptular?
Yönetmen Tomris Giritlioğlu ailece 12 Eylül öncesi Sovyet uşağı Türkiye İşçi Partisi’nin taraftarlarıydı. Bu partinin lideri 12 Eylül sonrası yurtdışına kaçan ve 10 Ekim 1987 yılında Brüksel’de ölen, daha sonra cenazesi Türkiye’ye getirilen Behice Boran’dı. Boran Türk sol hareketinin önde gelen isimlerindendir. Giritlioğlu’nun eşi Aycan Giritlioğlu TRT’de haber daire başkanlığı yapmış ve 12 Eylül sonrası sakıncalı olarak görevinden uzaklaştırılan sol görüşlü bir kişidir.
Dizinin senaristi Nilgün Öneş ise yine 12 Eylül öncesi Marksist- Leninist bir illegal sol terör örgütü TDKP’nin taraftarıdır. Bu örgüt Deniz Gezmiş’in önderliğinde kurulan THKO adlı örgütün devamıdır. Halkın Kurtuluşu adlı bir gazete etrafında siyasi çalışmalarını sürdüren bu çevre 1980 yılında illegal TDKP adıyla terör eylemlerini yoğunlaştırdılar.
1976–1980 sürecinde önce Maocu bir çizgiyi benimseyen daha sonra Pekin çizgisinden uzaklaşarak Tirancı Enver Hocacı bir çizgiye gelen AEP görüşlerinin Türk sol hareketinde temsilcisi olan Halkın Kurtuluşu adlı grup, birçok asker polis ve ülkücünün katilidir. Onlarca kızıl eylem yapmışlardır. Bu örgüt 12 Eylül sonrası çökertilmiştir. Aradan geçen uzun yıllar sonra dışarıda kalan bazı taraftarları yeniden örgütlenmeye geçmişlerdir. Şimdi illegal alanda değil legal alanda faaliyet göstermekteler… EMEP adlı parti bunların kurduğu bir oluşumdur. Evrensel adlı gazete ve Özgürlük Dünyası adlı aylık dergi bunların yayın organıdır. İşte Öneş bu çevrenin üyesidir. Yine senarist ve danışmanlar arasında Dev- Yol ve diğer sol örgüt taraftarı kişiler de vardır.
Bu röportajı okuyan kardeşlerimizin geçmişle ilgili doğru ve sağlıklı bilgiler alması ve ülkemizde neler yaşandığını, kimlerin hangi siyasal hareket ve gruplarla bağlantılı olduklarının öğrenilmesi için detaylarına kadar gidiyorum çünkü bilinmesi lazımdır ki bu kişi ve örgütler asla masum değildir.
-TDKP üyesi olduğunu söyleyen Nilgün Öneş taraf olduğunu da itiraf ediyor…
Çok doğru söylüyorsunuz… Bu kadın Zaman gazetesinde yer alan bir röportajında taraf olduğunu açıkça itiraf ediyor, “ben tarafsız davranamazdım” diyor. Böyle bir dizi objektif olabilir mi, olamaz… İşte onun için marjinal sol gruplar tarafından destek gördü, onun için tekelci medyaya hakim olan ve hala sol geçmişlerini saklamayan solcu gazeteci ve yazarlar sahip çıktı, dizinin yıldızı parlatıldı.
-Sol bir dayanışma var diyorsunuz…
Tabi ki öyle diyorum… Bakınız geçmişten günümüze sinema, edebiyat, medya alanında sol bir sektör vardır. Bu alana girmek isteyen sağ tandanslı kişi ve gruplar hep büyük zorluklarla karşılaşmışlardır. İstanbul piyasasında etkindirler. Reklâmcıların, senaristlerin, yönetmenlerin, oyuncuların, teknik ekiplerin çoğu sol görüşlüdür. Özellikle Dev-Yolcu TKP’ li solcular bu alanda etkindirler. Türk sağı bu alanlara pek girmemiştir. Daha yeni yeni bu alanlarda gözükmektedir. İyi de yapmaktadır. İstenilen hedeflere tam anlamıyla gelinmese de milliyetçi muhafazakâr insanlar da artık sinema sektöründe varız demekteler… İnşallah daha da yoğunlaşırlar, temennim bu…
Sol dayanışma elbette net bir şekilde var… Solcular sol görüşlü film ve dizilere destek vermekteler… Sol medya bunlarla ilgili geniş haberler yapmaktadır. Sinema ve müzik alanında verilen ödüllerle bakıldığında bunların içeriğine değil yapanların ideolojik kimliklerine göre verildiği görülür. Türk sol hareketi kendi içinde yılardır fokur fokur kaynasa da, birbirleriyle kanlı bıçaklı olsa da sağa karşı her zaman işbirliği yapmışlardır. Bu olgu bugün de açıkça görülmektedir.
-Dizide Maraş olayları Ülkücülerin üzerine yıkılıyor… Sol örgütler masum gösteriliyor… Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Dizide işlenen Kahramanmaraş olayları tamamen hayal mahsulüdür. Senaryoyu yazanlar ideolojik saplantılarına göre Maraş olaylarını anlatmışlar, oynatmışlar. Maraş’ta yaşananları bilmedikleri ortadır. Maraş olaylarının ülkücülerin ve sağ tandanslı vatandaşların üzerine yıkılmak istenmesi dizinin amacını gösteriyor. Maraş olayları bir “Alevi – Sünni çatışması “olarak gösteriliyor. Ardından “Sünniler Alevilere saldırdı”, “ölenler Aleviydi”, “Alevi vatandaşlara katliam yapıldı” gibi çeşitli provakatif sahneler gösterilerek olaylar Sünni kesimin üzerine yıkılmaya çalışılıyor. Bu dizi kardeşliğe değil bölücülüğe hizmet itmiştir. Akıl ve izan dışı yorumlarla gerçekler saptırılmış, toplumda yeniden kamplaşmaya cepheleşmeye, kutuplaşmaya yol açacak tehlikeli ifadeler ve görüntüler ekranlardan aktarılmıştır.
Maraş olayları bir mezhep çatılması değildir, bir sağ sol çatışması değildir. Olaylar çok önceden iç ve dış karanlık odaklarca planlanarak tezgahlanmıştır. Olayların arkasında CIA ve KGB vardır. Maraş olaylarında ölenler sadece Alevi vatandaşlarımız değildir. Sünni kemsinden onlarca kişi de hayatını kaybetmiştir. Maraş olaylarında sol örgütler başrolde yer almışlardır. Dev-Yol, cepheci örgütler, Halkın Kurtuluşu, Halkın Birliği, TİKKO gibi birçok yasa dışı komünist örgüt CHP iktidarının himayesinde ve POL-DER adlı sol görüşlü polis memurlarının lojistik desteğiyle daha günler öncesinden Maraş olaylarının zeminini hazırlamışlardır. Maraş olayları öncesinde MHP ve ülkücü gençler üzerinde terör estirilmiş, ETKO adlı hayali bir örgüt “varmış” gibi gösterilerek yüzlerce ülkücü genç gözaltına alınmış, daha sonra Ankara’ya getirilerek emniyette yeniden sorgulanmışlar, korkunç işkencelerden geçirildikten sonra da yine hayali örgüt ETKO ile ilişkilendirilerek cezaevlerine doldurulmuşlardır. Sonuçta hepsi beraat etti, ETKO diye bir örgütün olmadığı anlaşıldı. ETKO senaryosunu ülkücü düşmanı POL- DER’li polislerin tezgâhladığı ortaya çıktı.
Maraş olayları ile ilgili belgelere bakıldığında olaylarda Maocu TİKKO ve diğer sol örgütlerin açıkça yer aldığı görülür. Olaylarda bizzat yer alan sol örgüt militanlarından bazılarının Ermeni kökenli oldukları açıkça bellidir.
Maraş olaylarını esas sol örgütlerin çıkardığını dönemin CHP’li içişleri bakanı İrfan Özaydınlı hem CHP grubunda hem de Meclis konuşmasında kürsüden söylemiştir. Özaydınlı’nın sözleri CHP’yi karıştırmıştır. Parti içindeki aşırı sol görüşe mensup milletvekilleri, legal ve illegal Marksist-Maoist örgütler Özaydınlı’ya cephe almışlar ve istifasını istemişlerdir.
CHP’li bakanın gerçekleri söylemesi önce partisinde sonra da diğer sol çevrelerde rahatsızlık yarattı. Hemen solcu basın bakanın istifasını istedi. Sonuçta CHP lideri Başbakan Bülent Ecevit ağır baskılar karşısında İrfan Özaydınlı’yı görevden alarak yerine daha solcu olan Hasan Fehmi Güneş’i getirdi. Dizide bunlar anlatmazlar çünkü işlerine gelmez…
-Maraş olayları öncesi CIA elemanlarının bölgeyi gezdiği ve çatışmaları tezgahladığı dünden bugüne hep anlatılmaktadır…
Evet bu konu ile ilgili çok şey yazıldı, çizildi, söylendi. 1961 yılından itibaren CIA okullarında yetişen ve adlarına “Barış Gönüllüleri” denilen ama aslında hepsi ABD çıkarları için dünyanın dört bir yanına gönderilen bu özel savaş elemanları gittikleri her ülkeyi karıştırmışlardır. Çok iyi yetişmiş bu CIA ajanları ülkemize de 1960’lı yıllardan itibaren kafileler halinde geldiler. Bunların görevi, bir ülkenin hassas yerleri neresidir? Hangi bölgeler çatışma ortamına müsaittir? O ülkelerde etnik ve mezhep durumu nedir? Bunları araştırmak daha sonra da kendilerine verilen görev çerçevesinde o ülkeyi kaosa sürükleyecek provokasyonları yaptırmaktı.
Özellikle 1978- 1980 dönemlerinde Türkiye’yi karıştıran acıya boğan ve askeri darbeye götüren süreçte açıkça provakasyonlar yaptırdılar. ABD’li diplomatlar, CIA elemanları, sözde Barış Gönüllüleri gerçekte ise özel savaş elemanları olan Amerikalılar Alevi-Sünni vatandaşlarımızın iç içe kardeşçe yaşadıkları yerleri gezdiler, buralarda gizli çalışmalar yaptılar. ABD’li diplomatların gezileri o illerde görev yapan valilerin ve belediye başkanlarının da dikkatini çekmişti. Ankara’ya ve ilgili istihbarat çevrelerine “buralarda yabancı garip kişiler dolaşıyor, çeşitli görüşmeler yapıyorlar” bilgisini veriyorlar ama hükümet ve diğer kurumlar ilgisiz davranıyorlardı. Yani ABD’lilerden çekiniyorlardı. Onlara hesap bile sormuyorlar, siz kimsiniz, ne yapıyorsunuz, ne araştırıyorsunuz, karanlık örgütler ve kişilerle ne görüşüyorsunuz diye sormuyorlardı.
Böyle bir devlet anlayışı olur mu? CIA ajanları, KGB ajanları, Mossad ajanları, İngiliz gizli servis ajanları topraklarımızda cirit atıyor, kardeşi kardeşe düşürmeye çalışıyor… Devleti idare edenler de ne oluyor diye sormuyor, müdahale etmiyor... Sormasan sonra da ülke olarak birçok acı olaylar yaşarız.
1960’lardan günümüze yaşamış olduğumuz bütün toplumsal çatışmaların ve gerilimlerin arkasında hep dış odaklar vardır. Toplumu sarsan sansasyonel cinayetler ve kitlesel provokasyonlarda onların parmağı vardır.
Türkiye 1978 -1980 arasında büyük kaos yaşamaktaydı. Türkiye’de Sağ – Sol, Alevi – Sünni, Doğuda ise bölücülük sorunları vardı. Türk Gladiosu Sağ- Sol çatışmaları üzerine yoğunlaşırken.,ABD Alevi – Sünni, Sovyetler İse Bölücü Kürtçü gruplarla yakından ilgileniyordu.
İki emperyalist devlet yine İsrail ve İngiltere hep Türkiye üzerine hesaplar yapıyorlardı tek amaçları Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması ve bölünüp parçalanmasıydı.
Türkiye Ajan kaynıyordu. Başını CİA ve KGB çekiyordu.12 Eylül öncesi Amerikan elçilik görevlileri Türkiye’nin duyarlı bölgelerinin saptanması için kendilerine verilen emirleri yerine getirmeye çalıştılar. Bu emir Washington da ki Orta doğu masasından gelmişti. ABD Dış politika uzmanları Orta doğuda kilit bir ülke olan Türkiye ile yakından ilgileniyordu. ABD’nin Ankara büyükelçiliğinde 1978-80 yılları arasında görev yapan Müsteşar Mr. Roberts, 1. Sekreter Alexander Robert Beck, 2. sekreter Gene Christ, 3. sekreter Esgemie Price ABD’nin orta doğu politikasına uygun olarak Türkiye de etnik gurup ve mezhepsel çatışmalar doğrultusunda planlar yapmıştır.
ABD nin Ankara büyükelçiliğinde görevli ajan diplomatların K. Maraş ve Çorum olaylarında yer aldığı kışkırtıcı faaliyetlerde bulunduğu çeşitli siyasal hareketlerin dava dosyalarında da yer aldı. CIA nın bu olaylarda parmağı olduğu açıkça ortaya kondu
ABD büyükelçiliğinde görevli Alexander Peck Çorumda bazı partilerin il başkanları ve CHP li belediye başkanı ile görüşüyor Peck denen CIA ajanı duyarlı bir il olan Amasya’ya da gidiyor orada görüştüğü kimselere Alevi- Sünni ve ya Sağ Sol çatışmaları üzerine sorular soruyor ve ne zaman hangi ölçülerde çatışmalar çıkar diye de araştırıyordu bu provokatif sorular ve ardından ülkede yaşananlar CIA ajanlarının ülkemizi karıştırmak için ne haltlar yediklerini açıkça göstermektedir.
1978’de Washinton tarafından Ankara’ya gönderilen sözde diplomat CIA görevlisi George Haris’de yanında bazı CIA mensuplarıyla İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’yu karış karış gezdi. Kimse bu adama sen niye geziyorsun diye sormadı. Bu alçak turistik gezi yapmıyor, temas ettiği çevreler marksist sol ve bölücü çevreler... Devlet ve millet düşmanı hainlerle içli dışlı olan Haris gibiler sınır dışı edilmeleri gerekirken işbirlikçi hainler tarafından korunuyordu.
Kimi barış gönüllüleri adı altında, kimi de gazeteci kılığındaki CIA elemanları yaptıkları çalışmaları ve elde ettikleri sonuçları Washington’a hemen gönderiyorlardı. Amerikalı ajanların gittiği her yerde daha sonra çatışmalar meydana geldi, olaylar çıktı. İller ilçeler karıştı… Alevi – Sünni vatandaşlarımızın birlikte yaşadığı Sivas, Maraş, Çorum gibi yerlerde çıkan olaylar bunların o hassas yerleri ziyareti ve karanlık temasları sonrasındadır. Açıkçası Washington Türkiye’nin hassas damarlarını çözmeye çalışıyordu.
-Dizide 12 Eylül öncesi terör örgütü Dev-Yol’un mensubu olan Fikri Sönmez’e de övgüler diziliyordu. Tam bir örgütsel sol propaganda şovu vardı… Siz “ülkücü hareket”, “Ortadoğu”, “terör” gibi konularında olduğu gibi sol siyasal hareketler üzerine de uzman, bu konuda önemli kitapları olan bir yazarsınız. “Derin Sol” adlı kitabınız var. Terzi Fikri kimdir?
“Terzi Fikri” lakaplı Fikri Sönmez 12 Eylül öncesi ülkemizi kana bulayan, asker, polis, sivil olmak üzere yüzlerce insanı öldüren Marksist – Leninist örgüt Dev- Yol’un önde gelen isimlerindendir. 1979 yılında Fatsa’da terör örgütünün desteğiyle belediye başkanı olmuştur.
12 Mart döneminde THKP-C davasından yargılanıp 20 ay yattı. THKP-C lideri Mahir Çayan’ın yol arkadaşıdır. 12 Mart sonrasında THKP-C görüşlerini takip eden Dev-Yol adlı çevrenin Karadeniz’de önde gelen isimlerindendir.
1980 Yılının Temmuz ayında güvenlik güçlerinin Fatsa’ya düzenlediği operasyonlar sonucu yüzlerce Dev- Yol militanı ile birlikte gözaltına alındı, cezaevine girdi. 12 Eylül sonrasında Dev- Yol davasından yargılandı. 1985 yılında 47 yaşındayken Amasya Cezaevi’nde geçirdiği kalp krizi sonucu öldü.
Terzi Fikri’nin belediye başkanlığı yaptığı Fatsa’da onlarca ülkücü öldürüldü. Yüzlerce milliyetçi-ülkücü aile Fatsa’yı terör örgütü Dev-Yol’un saldırıları baskıları nedeniyle terk etti. 1977–1980 arası Fatsa’ya hâkim olan sol örgütler, başta Dev- Yol olmak üzere, Fatsa’yı “kurtarılmış ilçe” ilan ettiler. Güvenlik güçlerini bile pasifize eden Dev- Yol örgütünün kanlı eylemlerine ve halkın can ve mal güvenliğini tehdit eden örgütsel hâkimiyetine Temmuz 1980’de güvenlik güçleri büyük bir operasyon düzenleyerek dur demişlerdi.
Fakat ne acıdır ki dizide Fatsa’yı kan gölüne çeviren örgütün mensuplarından olan Fikri Sönmez’e methiyeler diziliyor. Onun başarılı bir belediye başkanı olduğu vurgulanıyor. Halka kan kusturan bir terör örgütünün üyesi olan Fikri Sönmez’den “halk için çalışan bir belediye başkanı” diye bahsediliyor. Yüzlerce ülkücünün katili olan ve 12 Eylül mahkemelerinde yapmış oldukları eylemler ve işlemiş oldukları cinayetler tek tek ortaya çıkan Dev-Yol örgütünün propagandasını yapan bu diziye devrimci militanların, katillerin, hainlerin sahip çıkması bu yüzdendir.
-Yine aynı yönetmen ve senarist takımı Güz Sancısı adıyla yine Türkiye’nin birlik ve beraberliğine zarar veren bir film yaptılar. Orada da gerçeklerin saptırıldığı ile ilgili çok ciddi eleştiriler yapıldı. Bu film hakkında intibanız nelerdir?
Güz sancısı filmi 1955 yılındaki 5–6 Eylül olaylarını anlatıyor. Filmde Türk Devletinin ve Türklerin bir plan dahilinde Rumlara karşı büyük saldırılar yaptığı anlatılıyor. Tamamen tek taraflı bir dil ve ideolojik bir bakış karşımıza çıkıyor. Yine bildik klasik solcu militan ağzı… “Milliyetçi-sağcı ırkçılar Rum azınlığa saldırdı”, “devlet ırkçılara göz yumdu”, “talancı Türkler”... Filmi izleyenler tam bir anokranizm görürler. Olayların sebep-sonuç ikilemine bakılmadan suçlular hemen bulunmuş. Yıllardır aynı yalan ve sahtekarlık filme de damgasını vurmuş. “Güz Sancısı” iyi bir roman değildir. Bu romandan yola çıkılarak hazırlanan senaryo gerçekleri yansıtmıyor... Temalar, olaylar doğru değildir… Tarih çarpıtılmıştır... Bu romanı senaryo haline getirenler de kendi düşüncelerini filme empoze ederek ikinci bir vahim tarihi yanlışı yapmışlardır. Bilerek yapmışlar dersek daha doğru olur çünkü kendileri baştan taraf olmuşlardır.
Tarihle yüzleşmekten bahsedenler tarihi gerçekleri tahrip etmişlerdir. Güz Sancısı’nın devreye girmesiyle neo-liberaller, Soros’un solcuları, Ermeni diasporasının kiralık kalemleri hemen filme övgülere başladılar.
Tomris Giritlioğlu–Yılmaz Karakoyunlu–Etyen Mahçupyan üçlüsünü “Salkım Hanımın Taneleri” filminden tanıyoruz. Bunların işleri güçleri azınlıklar... AB ve diğer küresel odaklar Türkiye’yi kötüleyen her türlü film ve yapımlara tam destek verirler. Yeter ki Türkiye’yi kötülesinler… Senaryoyu yazanlar arasında Ermeni yazar Etyen Mahçupyan da vardır. Film 6–7 Eylül olaylarını konu alarak, seçip yorumlayarak bu günün toplumsal çatışmasında dolaylı bir biçimde taraf olmaktadır.
6–7 Eylül olaylarını analiz edersek evet yaşanmıştır, üzücüdür… Türkiye’yi sıkıntıya sokmuştur. Yaşananlar asla tasvip edilemez. Ancak dönemin iç ve dış siyasal konjoktörü ve Kıbrıs meselesinin iç yüzü ortaya konmadan olay kavranamaz. 1955 yılında Kıbrıs’ta Türklere karşı büyük baskı ve zulümler vardı. Kıbrıs Yunanistan’a bağlanmak isteniyordu. İngiliz emperyalizmi de Kıbrıs konusunda Türkiye ve Yunanistan’ı birbirine düşürmeye çalışıyordu. Çoğu zaman Yunanistan’ın yerinde yer alıyordu. Türk Hükümeti Londra görüşmelerinde İngiltere ve Yunanistan’ın tahrikleriyle karşı karşıya kaldı. Kıbrıs meselesi Türk Milleti tarafından yakından takip ediliyordu. Türkiye’nin her yerinde Kıbrıs ile ilgili dev mitingler yapılıyordu. Milyonlarca kişi “Kıbrıs Türktür Türk kalacak” diye sokaklara dökülmüştü. Milli heyecan had safhadaydı. Kıbrıs’ta Türklere karşı yapılan katliamlar Rum, Yunan ve İngilizlere karşı milleti galeyana getirmişti.
Bu süreçte hala karanlıkta olan bir takım provakasyonlar hazırlandı. Önce “Selanik’te “Atatürk’ün evine bomba atıldı” diye kitleler tahrik edildi. Sonra Hükümet içinde bir takım kişilerin organizesiyle kalabalıklar kışkırtıldı. Sonuç ise malum… İstanbul’da 6–7 olayları meydana geldi. Bu olayların faturasını Türkiye ağır ödedi. Batılı ülkeler hemen Türkiye’yi küresel kuşatma altına aldı. Olaylardan Hükümet suçlu tutuldu ama bu olaylarda İngiliz istihbarat servisinin parmağı olduğunun bulguları gün yüzüne çıkmaktadır. Bazı işbirlikçilerin, provokatörlerin bu olaylarda taşeron olarak kullanıldığı bellidir.
Ancak şurası unutulmamalı, Kıbrıs meselesi 19.yüzyıldan beri vardır. İngiltere ve diğer emperyalist ülkeler Kıbrıs üzerinde hep karanlık oyunlar oynamışlardır. Kıbrıs’ı bizden koparmak istemişlerdir. 6-7 Eylül olaylarının tohumlarını, “Şark Meselesini” yaratanlar, Osmanlı Devletini bölüp parçalayıp yıkanlar, Ermeni isyanlarını çıkartanlar, onlara silah ve cephane verenler, himaye edenler, Yunan Ordusunu Anadolu mecrasına gönderenler, Lozan’da Batı Trakya’yı elimizden alanlar saçmadı mı?Güz sancısı gerçeğe bağlı kalmak yerine kendi karşı ideolojisinin kalıplarını dayatıyor. Bu filme Avrupa’daki Ermeni ve Rum lobilerinin neden destek verdiği açıkça görülmektedir. Güz Sancısı filminin hedefi belli, Türk Milliyetçiliği fikrini suçlu ilan etmek, Türk Devletini ve Türk Milletini suçlu göstermek…
YARIN :
Askeri darbe ve müdahalelerin siyasete etkileri
ABD ve NATO'nun darbelere etkisi ve darbecilerle ilişkisi
12 Eylül ve 28 şubat süreci
12 Eylül ve CIA (Bizim Çocuklar)
Asker-Siyaset ilişkisi
AKP, Küresel sermaye ve küresel bağlantılar
2001 krizi ve hortumlamalar
Sansasyonel cinayetler ve provokasyonlar
Sinan DEMİR / 2023haber.com
Bu yazı toplam 1530 defa okundu.