ÇOK OKUNANLAR
HAFTALIK
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hakkı Öznur ile Tarihi Sohbet - 12 haberi
Hakkı Öznur ile Tarihi Sohbet - 12
26 Haziran 2009 Cuma Saat 16:51
Büyük Birlik Partisi Genel Başkan yardımcısı Hakkı Öznur ile yapılan röportajımızın 12. bölümü.

-13 yıl önce “bir dakika karanlık” eylemi yapan solcular, Susurlukta ortalığı yıkanlar Ergenekon’a gelince seslerini kestiler… Neden?

Yerinde bir tespit... 28 Şubat sürecinde ortalığı yıkanlar mevcut hükümeti devirmek için provakasyonlar yapanlar, illegal işlere sapanlar, yürüyüşler, mitingler düzenleyenler Ergenekon Davası başladığından beri dut yemiş bülbüle döndüler…

Bugün Ergenekon Davası'nda yargılananların bir bölümü Susurluk mevzuunda en keskin kimselerdi… Şimdi kendileri içeri alınınca kıyametleri koparıp Ergenekon Davası'nı pas geçip “Susurluk edebiyatı” yapıyorlar…Ergenekon 1000 Susurluk eder… Susurlukta mafya ve çeteler var; Ergenekon Davasında ise her kesimden insanlar var… Bir dönemin anlı şanlı komutanları, istihbaratçıları, gazetecileri var… Kimsenin bir zamanlar dokunamadığı ama şimdi dokunulan paşaları, beyleri, ağaları var...          

Dediğiniz gibi 12–13 yıl önce Abdullah Çatlı’nın Susurluk kazasında ölümünden sonra Türk Solunun bütün grupları sözde Susurluk kazası sonrası kirli ilişkilerin ortaya çıkması için 1 Şubat 1997’de “bir dakika karanlık” eylemleri başlatmışlardı. Eylem birçok ilde 1 ay boyunca devam etti. Peki, o dönem Susurlukla yatıp Susurlukla kalkan sol gruplar 1000 Susurluk edecek olan Ergenekon Davasında niye seslerini çıkartmıyorlar, tepki koymuyorlar? Neden “Ergenekon’u bırak Susurluk’a bak” diyorlar? Çünkü işlerine gelmiyor, çünkü darbeci, cuntacı, provokatör birçok solcu Ergenekon Davasından bu gün hakim karşısındalar…

Dün Refah-Yol hükümetimi yıkmak için “  Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık kampanyaları yapanlar”  yine psikolojik savaş elemanları tarafından yönlendiriliyorlar. Yine onların dediklerini yaparak saf tutuyorlar. Oligarşinin kontrolündeki unsurlar tarafından organize edilen o kampanyalarda aslında, sol karanlığın Milliyetçi – Muhazakar kesimlere yönelik psikolojik hareketiydi. Sözde aydınlık isteniyordu fakat kampanya kime karşı yapıldı? Milli İradeye karşı Anadolu çocuklarına karşı…

NATO ‘nun çocukları Susurluk’u Abdullah Çatlı’nın üzerine yıkıp esas karanlık yapıları, gizli işleri örtbas etmeye çalıştılar. 28 Şubat sürecinde hükümet karşıtı eylemleri organize edenlerle bugün karşımıza çıkan Ulusalcı NATO’cu çevreler aynı merkezlerin elemanlarıdır. Bunlar demokrasi düşmanlarıdır.

Susurluk sonrası “bir dakika karanlık eylemlerine” en büyük desteğin ordu mensuplarının kaldığı lojmanlarda verilmişti. Subay evlerinin çoğunda ışıklar yanıp sönüyordu, bu eyleme katılmayanlar üzerine psikolojik baskı yapılıyordu.  28 Şubat sürecini yöneten komuta kademesi sokaklardaki gösterilere ve 1 dakika eylemlerine tam destek vermişlerdi. Peki şimdi marjinal sol grupların ve ulusalcı Sol- Kemalist çevrelerin koro halinde katıldıkları eylemlere destek verenlerin önde gelenleri şimdi yargı önündeler. Şimdi mahkemeye düşmüşlerdi hukuk dışı işlere karışmaktan yargılanmaktalar. Bütün bunlara rağmen susurlukta bağıran çağıranlar şimdi köşelerine çekilmişler süreci uzaktan izliyorlar bazıları ise onları savunmaya devam ediyor. Şimdi sormak lazım şimdi yargı karşına çıkanlarla ilgili 1000 susurluk edecek bu davayla ilgili neden sivil ve demokratik tavır göstermiyorlar niçin sokaklara çıkmıyorlar ordu evlerinde neden ışıklar yanıp sönmüyor işte bütün bunlar demokrasi düşmanı totaliter zihniyetin sahiplerinin nasıl bir düşünce yapısına sahip olduklarını ortaya koymaktadır.   

Susurluk kazasını ve sonraki ilişkileri bahane edenler esas Susurluk ve onun arkasını sorgulamadılar. Kara para aklayanları, silah ve uyuşturucu ticareti yapanları, PKK, DHKP-C, Hizbullah gibi taşeron örgütleri kullananları gündeme getirmediler. Ülkeyi laik-anti laik, Alevi–Sünni, Türk-Kürt diye bölmeye çalışan, çatışmalara teşvik eden NATO’nun ulusalcılarını gündeme getirmediler. Çatlı’nın ne iş yaptığını MİT’çisi, Jitemcisi, Emniyetçisi biliyor… Hepsi onun varlığından haberdar… Susurluk Komisyonuna ifade veren başta MİT mensubu Mehmet Eymür olmak üzere birçoğu Çatlı’nın devlet için çalıştığını ve devletin bir elemanı olduğunu itiraf ettiler. Buna rağmen yapılan her iş Çatlı’nın üzerine yıkılmaya çalışılıyor. Çatlı’yı kullananlar, ona iş yaptıranlar ise hiç gündeme getirilmiyor. Başta Eymür gibiler olmak üzere birçok şaibeli işlerin altında olanlar hesap vermiyor… Devlet içinde hukuk dışı yapılanmalara giden bir kısım devlet görevlilerinden kimse hesap sormuyor. Olan biten her şey ölmüş bir insanın sırtına yükleniyor…  Mehmet Eymür gibilerde yargı önüne çıkarılıp hesap vermelidir.

Susurluk mevzuunda yeri göğü yıkanlar,  bugün Ergenekon’da karşımıza çıktılar… Onların birçoğu 28 Şubat sürecinde de başroldelerdi. Ama onlar o zaman oligarşik güçler tarafından korundukları için kimse onlara dokunamıyordu, üzerlerine kimse gitmiyordu. Varsa yoksa kazada vefat etmiş Çatlı üzerine spekülasyonlar yapıyorlardı. Bu gün Ergenekon’u 28 Şubat’a karşı bir rövanş ve intikam olarak göstermeye çalışmak sadece basit ve ucuz bir savunma söylemi olarak değerlendirilmelidir…

28 Şubat postmodern darbesi MDD’ci ve ulusalcı akımların patlamasına sebep olmuştur. Her hangi bir teorik alt yapısı olmayan bütünüyle sloganlardan beslenen MDD’ci ve benzeri akımlar asker, sivil, emekli “halaskaran zabitanlar” ile medyada ki destekçilerinden oluşan ve bürokraside kendilerine destek veren sistemden beslenen güç odaklarıyla bir dönem etkili olmuşlardır. Şimdi de bu etkiyi sürdürmek ve kaybetmek istemiyorlar. Bütün telaşlar ve tedirginlikleri güçlerini her geçen gün biraz daha yitirmelerinden.

Bugün ulusalcı ittifak içinde yer alan kurum örgüt ve kişiler 13 yıl önce “Silahsız kuvvetler” olarak askeri müdahalenin yanındaydılar. Ulusalcı gruplar gözlerini Orduya, Orduda gözlerini ABD ve NATO’ ya çevirmiştir. Bu gün manzara ulusalcı gruplar için iç açıcı değil. Eski NATO’cularla yeni NATO’cular arasında darbenin şekli, metodu ve zamanı açısından anlaşmazlıklar var. Yeni NATO konsepti doğrultusunda küreselleşmeyi savunan askeri zihniyet Washington politikalarına göre yön belirliyor.

28 Şubattan günümüze bu süreçte sağ ve sol Kemalistlerin birleştiğini gördük  “parlamentarizm ve demokrasiyle olmaz, askerle ve onun yönetimiyle olur”  diyen Soğuk Savaş döneminden kalma solla, her zaman askeri kutsamış ve ona dayanmış olan (yeni) sağ buluştu. Hem sivil hem yarı askeri bir görüntü içinde Bugün devam eden davada her iki zihniyette var. Ülkemizde bütün sorunlar ABD’ye NATO’ya bağımlılık ilişkileri içinde oluşturulmuş. Askeri darbeler , muhtıralar ve GLADİO türü mekanizmalarla donatılmış, kuşatılmış bir karanlık sistem yapılanmasından kaynaklanmaktadır. Çare ve çözüm ABD egemenliği altında şekillenmiş bürokratik oligarşik yapının köktenci bir şekilde değiştirilmesinden ve kısaca Türkiye’nin siyasi ve hukuki yapısının özgürlükçü bir anayasa ile, demokratik bir hukuk devletinin yeniden tesis edilmesinden geçer. Darbe anayasaları kaldırılmalı bütün anti demokratik uygulamalara son verilmelidir. Ya karanlığa teslimiyet yada özgür demokratik bir Türkiye …

-Burada bir konuya daha değinmek istiyorum 1990’ların başlarında Sivas olayları, Başbağlar katliamı, ardından Gazi olayları meydana geldi. Bütün bu ülkeyi iç savaşa sürüklemek için yapılan provokasyonların ardından 28 Şubat süreci geldi. Sizce o olayların arkasında kimler vardı ne yapmak istiyorlardı?

Yaşanan o olayların amacı ülkeyi iç savaşa sürüklemektir. Amaçları 80 öncesi olduğu gibi Alevi-Sünni çatışması çıkartmaktır. Ülkemizi acıya boğan o karanlık olaylar ve eylemlerin arkasında dış mihraklar vardır işbirlikçiler provokatörler taşeron örgütler karanlık gizli odaklar tarafından piyasaya sürülmüştür. Hepsi yeni bir ihtilali olgunlaştırmak isteyen Türk Derin sisteminin bir tezgahıdır.

2 Temmuz 1993 günü cereyan eden Sivas olayları tam bir “Şeytani provokasyon”dur. Göz göre bu provokasyona devrin DYP- SHP hükümeti çanak tutmuştur. İslam dünyası tarafından lanetlenen Salman Rüştü’nün Şeytan Ayetleri kitabını tefrika halinde yayınlayan Aziz Nesin’e büyük tepki vardı.  Bir  taraftan ülkenin birçok yerinde Aziz Nesin’e ve Aydınlık gazetesine tepkiler varken öte taraftan Sivas Valisi önceleri ilçede yapılan Alevi gruplar tarafından düzenlenen  “Pir sultan Abdal” etkinliklerini o yıl merkeze alıyor, yetmiyor gitmek istediği her ilde hakkında aleyhte gösteriler yapılan birçok vali tarafından istenmeyen adam ilan edilen şehirlere olay çıkar diye davet edilmeyen Aziz Nesin gibi birini Sivas Valisi etkinliklere çağırıyor. Nesin’in geleceğinin öğrenilmesi üzerine bütün Sivas halkı marjinal gruplar hariç Nesin Sivas’a gelmesin olay çıkar diyerek devlet erkanına mülkü amirlere gidiyor görüşüp Nesin Sivas’a gelmesin diyorlar. BBP lideri Muhsin Yazıcoğlu günler öncesinden hükümeti ve Valiyi uyararak “Aziz Nesin gelirse provokasyonlar olabilir halk gergin Sivas hassas ve duyarlı bir şehir provokatörler Sivas’ı karıştırırlar” demesine rağmen SHP’nin Sivas’a vali olarak atadığı Vali Sivas olaylarının çıkmasına sebep olacak kıvılcımı atar. Nesin’i şehre getirir. Nesin etkinliklerde konuşur. Günler öncesinden sol örgütler Sivas’a akar. Marjinal sol gruplar ve PKK terör örgütü Sivas üzerinde yoğun bir çalışma yaparlar. Örgüt militanları Sivas sokakların gösteriler yaparlar bir tarafta sol örgütler öte tarafta derin odaklar tarafından Sivas sokaklarında dağıtılan Aziz Nesin karşıtı bildiriler Sivas olaylarının çıkmasına sebep oldu. 2 Temmuz Cuma günü camiden çıkan kitleler onları tahrik eden provokatörler ve aynı merkezler tarafından yönlendirilen provokatörler tarafından sahneye çıkartılan sol gruplar Şehirde yaşanan gerginlikler akabinde başlayan çatışmalar kışkırtılan kitleler ajan ve provokatörlerin tahrikleri ile Madımak Oteli’nde çıkan yangından dumandan ve çeşitli sebeplerden 37 insan yaşamını yitirmiştir, onlarca insan yaralanmıştır ve ülkeyi kaos ve gerilim sarmıştır.  

Ülkemizi derinden etkileyen Madımak olayında yangından 42  kişiyi  BBP’liler kurtarmıştır. BBP’liler her şeyi göze alarak kendilerine sığınan Alevi vatandaşlarımızı canları pahasına kurtarmıştır. Bunu olaydan kurtulan Arif Sağ gibi birçok insan itiraf etmiştir.
 Sanatçı Arif Sağ ve bazı kişiler” BBP Liler olmasaydı hepimiz ölmüştük onlar bizi kurtardı ve korudular” demişlerdir.
 Ama bu gerçeğe rağmen yıllardır bir takım marjinal sol gruplar  BBP’ ye İftira atmaya devam etmekteler amaçları tekrar ülkeyi kaosa sürüklemek. Marjinal grupların arkasında iç ve dış karanlık odaklarla bağlantılı Ajan – Provokatörler var.

BBP’liler olaylar öncesi provokasyonlara, tahriklere karşı hem hükümeti hem Valiyi uyarmışlar, Sivas halkına da barış ve sükunet çağrıları yaparak gerilime, çatışmalara karşı uyarılarda bulunmuşlardır. BBP’liler hem olaylara katılmayarak hem de olaylar devam ederken Madımak Oteli ile yan yana olan BBP il binasında yangından canlarını kurtarmak için kendilerine sığınan o insanları hiç düşünmeden kurtarmışlar güvenlik güçlerine teslim etmişlerdir.   

Hükümet Sivas Valisi ve güvenlik güçleri olayın sorumlularıdır. Olaylar çıkacağı biline biline etkinliklere izin verilmiştir. Bu olayla yapılmak istenen Alevi-Sünni çatışmasını her yere yaymaktı. Bu olaylarda sol ve sağ radikal gruplar taşeron olarak kullanılmıştır. Terör örgütü PKK bu süreçten faydalanmaya çalışmıştır. Sivas’a girmek istemiştir. PKK olayın öncesinden sonuna kadar sürecin birçok yerinde yer almıştır. Sivas halkının olaylarla bir alakası yoktur. Halk bu olayları asla tasvip etmemiştir. Özellikle Alevi vatandaşlarımız tahrik edilmeye çalışılmıştır. Karanlık odaklar bazı Marksist, Ateist, bölücü gruplar Alevi vatandaşlarımızı provokasyonların  içine çekmek için büyük çaba sarf etmişlerdir. Alevi gruplar sol dernekler içinde yer alan bazı art niyetli aleviler bu işin başını çekmişlerdir.

Milletimizi üzen  Sivas olaylarından iki gün sonra 5 Temmuz 1993’te Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyünde kanlı bir katliam yaşandı. PKK terör örgütüne bağlı yüze yakın militan bir buçuk saat örgüt propagandası yaptıktan sonra tüm erkekleri kurşuna dizerek 28 kişiyi öldürdü. Daha sonra köyü ateşe veren PKK’lı katiller köyü tamamen yaktılar yerle bir ettiler. Evler köy okulu cami dâhil olmak üzere her tarafı yaktılar yıktılar. Bu yangınlarda biri çocuk dördü kadın beş kişi öldü. Başbağlar köyünde toplam 33 sivil masum insan hunharca katledildiler. PKK terör örgütü yaptığı açıklama da bunun Sivas’ın bir misillemesi olduğunu söylüyordu. PKK’nın vahşice katliam yaptığı köy bir sünni köyüydü.  Amaçları alevi-sünni çatışmasını çıkartmak ve Alevi vatandaşlarımız üzerinden kanlı provokasyonlara zemin hazırlamaktı.  BBP lideri Yazıcıoğlu Sivas olayları gibi Erzincan Başbağlar katliamının arkasında da  “Gladio” türü karanlık odaklar, yapılar olduğunu, ülkeyi kaosa götürmek üzere kurgulanan bu provokatif olayları yabancı servislerin tezgâhladığını, birçok toplantıda o günlerde beyan etmişti.

Sivas olaylarını çıkartan odaklarla, Başbağlar katliamını yaptıran odakların aynı olduğu sağda da solda da taşeron örgütlere bu provokatif ülkeyi kaosa sürükleyecek kanlı eylemleri yaptırdıkları açığa çıkmıştır. 

Yazıcıoğlu BBP ikinci genişletilmiş istişare toplantısında Sivas ve Erzincan olaylarını da geniş bir şekilde ele almış bu konularla ilgili partililere şu önemli sözleri söylemişti: “Dün insanlarımızı sağcı solcu diye kamplara bölerek karşı karşıya getiren zihniyet bugün yeni fesatlar içindedir. Halkımızı bu defa Türk-Kürt Alevi-Sünni ve Laik-Antilaik şeklinde kamplara ayırmaya çalışmaktadırlar. Nitekim Sivas olayları bu fesat planın bir denemesidir. Hemen ardından ise Erzincan’da Başbağlar Köyünde yapılan katliamla bu planın başka bir safhası yürürlüğe konulmuştur. Biz kaynağı ne olursa olsun şiddet ve terörün her türlüsüne karşıyız. 

Sivas ve Başbağlar olayının ardından 2 sene sonra 1995 Mart ayında yine Alevi Sünni çatışmasını çıkartmaya yönelik İstanbul Gazi Mahallesinde provokatif bir eylem sonucu başlayan ve şehrin diğer bölgelerine yayılan olaylar çıkmıştır. Gazi olayları ülke çapında büyük gerilime sebep oldu. Gladio’nun tipik bir eylemi olan Gazi olayları tamamen Türkiye’yi kaotik bir ortama sürüklemek isteyen karanlık odakların menfur bir planıydı.

12 Mart akşamı başlayan olaylar 4 gün sürmüş birçok kişi hayatını kaybetmiştir. Marjinal sol terör örgütleri provokasyonlarda bizzat yer almışlardır. Alevi vatandaşlarımızı güvenlik güçlerimize karşı tahrik etmeyi amaçlamışlardır. Psikolojik savaş elemanları da kitlelere yönelik psikolojik hareketi yönlendirmişlerdir. Bunlar yakın tarihimize baktığımızda her provakasyonda her sansasyonel cinayette parmağı olan uluslar arası yabancı servislerle de irtibatlı derin ve gizli yapılardır. Gazi’de amaçlanan Sivas’ta Başbağlar’da olduğu gibi Alevi-Sünni çatışması çıkartmaktı. BBP Lideri Muhsin Yazıcıoğlu Gaziosmanpaşa olayları ile ilgili ilk değerlendirmesinde
 “Gaziosmanpaşa’da yaşananlar sağ-sol ya da mezhep çatışması olarak değil, provokasyon gözüyle bakmak gerekir. Olayların arkasında iç ve dış mihraklar var diyordu”

-Her 3 karanlık provokatif olaylarda dış istihbarat servislerinin parmağı olduğu söylendi. O süreçte terörist başı Öcalan’ın “Kürt Aleviler” üzerinde planlar yaptığı kamuoyunda yazıldı çizildi.

Doğrudur. Kamuoyunda bunlar konuşuldu. Sivas ve Başbağlar olaylarında Alman istihbaratının rol aldığı eski Mit’çi Mahir Kaynak ve birçok istihbarat uzmanı tarafından dile getirildi. Alman Hükümeti’nin Almanya’daki Alevi gruplarla yakın ilişkisi ve onlarla olan temasları herkes kesim tarafından bilinmektedir “Alisiz Alevilik” peşinde koşan solcu, Ateist, bölücü grupların Alman Hükümeti’nden istihbaratından destek aldıkları bilinen şeylerdir. Türk Dışişleri’nin de devletin de bu konuda bilgi sahibi olduğunu birçok kişi kamuoyunda dile getirmiştir. Bunlar yıllardır konuşulmakta söylenmektedir ve bu konularla ilgili kitaplar yazılmaktadır.

Her üç olayda dış mihrakların yer aldığı kesin. Alman, Amerikan, İsrail, İngiliz ve çeşitli yabancı servislerin ülkemizi karıştırmak amacıyla ajanları ve işbirlikçileri ile her türlü karanlık faaliyeti çevirdiği kesin. Türk Devletine ve İstihbarat servislerine düşen tarihi görev Sivas, Başbağlar, Gazi gibi provokatif olayları ve bunlar gibi 12 Eylül öncesinde ve sonrasında yaşanan milletimizi birbirine düşürmek toplumu kamplara kutuplara ayıran karanlık olayların aydınlatılması ve bu tahrikleri yapanların bulunması hesabının sorulması bir daha bu olayların yaşanmaması için gereken tedbirlerin alınmasıdır. 

Sivas, Başbağlar, Gazi olayları  yine  Ordu İçinde darbe çalışmaları yapan kesimlerin Ajan ve Provokatörlere yaptırdığı kanlı ve karanlık tertipler olduğu da basında çok dile getirildi darbe peşinde koşan kesimlerin yabancı dış odaklarla birlikte bu işte yer aldıkları hala çok ciddi bir şekilde konuşulmaktadır. Bu olaylar aydınlanırsa Türkiye’nin önü açılır. Şu konuda herkes müttefik. her üç kanlı ve karanlık olay Türk  Derin Sistemi içinde  yerleşmiş derin odaklar tarafından yapıldığı planlandığı’dır. yargı bunun üzerine giderse savcılar bu ,işi ciddi bir şekilde  araştırırsa, engellenmezlerse kamuoyunun söylediği gibi  Gladio türü yapılar ortaya çıkar. 

Bu arada şunları da bilmemiz lazım .1991-1995 tarihleri arasında, TBMM’de SHP’li Alevi kökenli 15 milletvekili vardı. Bunların tam on biri, kendilerini Kürt-Alevi’leri olarak görüyorlardı. Meclise girerken alevi idiler, girdikten sonra Kürt maskelerini taktılar. Asıl yüzlerini gösterdiler. 1991 seçimleri sonrasında kurulan DYP- SHP Hükümetinde 4 alevi bakan yer aldı bu bakanlar stratejik yerlerde görev yaptılar. Adalet Bakanlığı bunlara teslim edildi. Seyfi Oktay ve daha sonra yerine gelen Mehmet Moğultay döneminde bakanlıklarda mezhepçi yapılanma meydana geldi. Moğultay İstanbul il kongresinde yaptığı bir konuşmada 5000 kadroyu ülkücüleri mi teslim etseydim? diyerek yaptığı kadrolaşmayı savunuyordu. O süreçte birçok bakanlık kadrolarına mezhepçi zihniyete sahip ve sol görüşlü kişiler getirildi.  

Yine o dönemde PKK’nın desteklediği HEP’lileri parlamentoya SHP taşımıştı. SHP listesinden aday olacak olanları da Beka’daki terör kampında olan Öcalan tespit etmişti. Öcalan’ın aday gösterdiği HEP’liler seçimlerde SHP listesinden meclise girdiler. PKK terör örgütünün desteklediği HEP’liler Mecliste PKK terör örgütünün propagandasını yaptılar. Örgüt talimatları ile hareket ettiler. 1990’dan günümüze HEP, DEP, HADEP, DEHAP, DTP bölücü örgütün hep kontrolünde olmuştur. Hala PKK terör örgütünü savunmaya devam etmekteler. 

Terör örgütü PKK’nın başında bulunan Abdullah Öcalan PKK eylemlerinin yoğun bir şekilde devam ettiği süreçte 1991’den sonra yeni bir taktiğe yöneldi. Öcalan denen hain, 1993 Ocak ayında örgüt kampında bir karar aldı. Bir karanlık oyun planlayarak Türkmen Alevilerine sahip çıkacaktı. Onları sevdiğinden yakın olduğundan değil. Onlar, devlete en uzak kitleydi… Türkmen Aleviler bölücülüğe hep karşı çıkmışlar, Üniter devleti savunmuşlardır.

Sol gruplar yıllarca Türk Alevilerini karanlık oyunların içine çekmeye çalışmışlardır. Onların muhalif duruşlarından istifade ederek onları çatışmaların tarafı haline getirmeye çalışmışlardır. Türk alevi gençlerinde sol örgütlere giren çıkan çok olmuştur fakat genel anlamda Türk Alevileri asla bölücü Komünist çevrelerin kontrolüne girmemişler sağduyulu hareket etmişlerdir.

Özellikle CIA, M-6, Mossad ve Alman gizli servisi 12 Eylül öncesi Alevi kesim üzerinde yoğun bir çalışma yürütmüş onları tahrik etmeye çalışmıştır. Oyuna gelenler olsa da çoğunluk provokasyonlara karşı çıkmış Alevi- Sünni kardeşliğini savunmuştur.
Türkmen aleviler bölücü grupların kontrolündeki  “ Kürt Alevileri” sevmezdiler. Zaten aşrı sol görüşlere sahip olan Kürt Alevilerde Türkmen Alevilere karşı ön yargılıydılar. Onları devletçi olarak görürlerdi.

 Katil terörist terör kampında yapmış olduğu bir konuşmada “Bundan böyle Çingene çalıp, Kürt oynamayacak. Kürt –Aleviler, büyük şehirlerde mezhepçilik oynayacak ön plana çıkacak ve kontrolü ele geçireceklerdir. PKK bu doğrultuda bütün Kürt Alevilerine örgütsel destek verecektir” diyordu.

PKK’nın kurucuları arasında bulunan yedi kişi kendilerini Kürt Alevisi olarak tanımlıyordu. Öcalan PKK içinde Kürt Alevisi dediği örgüt mensuplarını bunun için görevlendirdi. Örgüt talimatları doğrultusunda PKK militanları özellikle metropol merkezlerde yani İstanbul başta olmak üzere birçok şehirde eylemler yapacak Kürt Alevileri tespit ve onları devlete karşı hareketlerin içinde yer almaları için özel çalışma yaptırdı. Bir dönem bu faaliyetler gizli olarak devam etti. Öcalan Kürt aleviler üzerinde çalışma yaptırırken bunu onları sevdiği için değil, bölücü örgütün güçlenmesi ve taraftar bulması için yapıyordu. Genç kesimin bir kısmı üzerinde etkili olan çalışmalar Kürt alevi kesimin tamamında etkili olmadı. PKK, Kürt aleviler üzerinde kitlesel gücü yakalayamadı. Türk Sol örgütler PKK’dan daha etkili olmuşlardır onlar üzerinde.    

1990’lardan sonra Kürt- Aleviler DHKP-C, TİKKO, MKP, MLKP dahil tüm sol gruplarda temsil edilecek, Alevi çevrelerin kurduğu derneklerde özellikle “Alisiz Alevilik” peşinde koşan dinsiz, ateist, Marksist kimselerin inisiyatifi ele alması için çok yoğun çalışmalar yapılacaktı. Dışardan PKK’lı militanlarca desteklenecekti.

Kürt Aleviler o süreçte tüm Türkiye ve Avrupa’daki Alevi derneklerinin birçoğunu ele geçirdiler. Pir Sultan ve Hacı Bektaşi Veli Dernekleri onlardan soruluyordu. Bu derneklerde görev alanların çoğu TTK arşivlerinde kendilerine (Tunceli Sivas Erzincan) denilen Alevi kişilerdir. Bunların içinde bazılarının Ermeni kökenli olduğu bilinmektedir. Sol ve bölücü örgütlerde görev yapan kendilerine “Kürt Alevileriyiz” diyen militanların pek çoğu Ermeni kökenlidir. Kendilerini gizlemeye çalışan Ermeni kökenliler Maocu örgütlerde çok vardır.
Devlete karşı düzenlenen eylemlerde ön planda olanların çoğu Kürt Alevileridir yakalananlara çatışmalarda ve ölüm oruçlarında ölenlere bakın net bir şekilde görülür.

Kürt alevi vatandaşlarımız içinde devletine, bayrağına, bağlı bölücü ve marksist sol gruplarla hareket etmeyen kesimlerde vardır. Bunları diğer bölücü, ateist, marksist Kürt Alevi gruplardan ayırmak gerekir. Bu konuda devlet kurumlarına ve siyasilere büyük görev düşmektedir.
          
-Sistem içerisinde bir iktidar kavgası mı var? Kimler tasfiye edilmeye çalışılıyor?

Oligarşik güçler arasında bir iktidar savaşı var… Geçmişten beri sistemle iç içe olanlar, onun sahibi olduklarını iddia edenlerle, “şimdi devir değişti, sizin döneminiz kapandı” diyenler arasında her yönlü cepheli bir savaş var…
Ergenekon davasında iki kanatın çok yönlü kavgası ve çekişmesi görülüyor. Bu kavgaya dolaylı yollardan NATO ve ABD nin müdahil olduğu, gerekli olduğu yerlerde çeşitli servisler yaptığı davayı takip eden birçok uzman tarafından dile getirilmektedir.Yabancı servisler, küresel sermaye ve birçok karanlık odak ülkemiz üzerinde karanlık tertipler çevirmekte işbirlikçileri vasıtasıyla derin entrikalar çevirmekteler.

Ülkemizde Statüko yanlıları 1950’lerden beri NATO ile CIA ile irtibatlı kimseler, gruplar… Soğuk savaş döneminden beri onlar Washington çizgisindedirler, hala da Washington’a bağlı olduklarını söylerler. Öte tarafta ise “soğuk savaş dönemi sona erdi. Artık yeni dönemde küresel konseptlere uygun değişim ve dönüşümler gerekli” diyen çevre var. Her iki grup da ordu içinde değişik kurumlar içinde varlıklarını ve güçlerini devam ettirmekteler…

Washington bu gelişmeleri derinden izliyor… Dava başladığından beri ülke CIA Mossad, M–6 gibi karanlık servislerin ajanları ile kaynamakta… Türkiye düşmanı bütün bu şer odaklar için önemli olan Türkiye’deki kaosun devam etmesidir. Onlar için kim kazandı, kim kaybetti değil Türkiye nasıl zayıflar, nasıl daha fazla bize bağımlı hale gelir sorusunun cevabı önemlidir. Görünen her iki tarafı da çatıştırıyorlar… Bu çatışmada kendileri için en faydalı kimse elbette onu tercih edecekler, onu kazandıracaklar…
Amerikancı küreselcilerle Amerikancı ulusalcılar çatışıyor… Birileri birilerini tasfiye edecek görünen o… Ordu içinde bir kanat dün beraber oldukları kanadı harcıyor. Ordu yeni dönemde artık adının darbe, çete ve bir takım karanlık ilişkilere karıştırılmasını istemiyor. Emekli paşalar ve hala görevde olan bazı subaylarla ilgili soruşturmalara izin vermesi soruşturma başlatması bunun bir örneği…
Bir hesaplaşma, bir çatışma yaşanıyor… Ergenekon türü yapıların askeri yapılarla ilişkisi net bir şekilde gözüküyor… Bazı kuvvet komutanlarının darbe için örgütlendikleri ama çeşitli sebeplerden bu girişimlerinden başarılı olamadıkları ortada…

İki kanadın da Beyaz Saray’ı yönlendiren Yahudi ağırlıklı Neo-Conlarla irtibatlı olduğu kesin… Ama hangisinin Washington’a, Tel Aviv’e daha yakın oldukları tartışma götürür… Amerika için kimin yakın olduğu değil kimin en çok kendisine hizmet edeceği önemlidir.
Devletin içinde hukuk tanımayan, kanun tanımayan bir silahlı güç her zaman vardır. Yakın çağ tarihimiz darbeler, cuntalar, çeteler tarihidir. Bu darbeci gelenek orduda MİT’de devletin çeşitli kurumlarında da zihniyet olarak hep var…

Bunların iktidar kavgasının ülkeye bir faydası yok… Esas Türkiye’yi istikrarlı hale getirecek, aydınlık bir yola çıkaracak, kaossuz bir ülke haline getirecek anlayış, her iki kanadın ordudan, medyadan kısacası her yerden imha edilmesiyle, tarihin karanlıklarına yolcu edilmesiyle olur…Ordu içindeki çatışmalar medya alanında da devam etmekte… Her iki kanadın tetikçileri birbirlerine saldırmaya, yok etmeye devam etmekteler...Toplumda da büyük bir kaos yaşanıyor… Ergenekoncular ve Ergenekoncu olmayanlar diye… Bakalım iş nereye varacak hep beraber millet olarak göreceğiz…

-Bir de basında Ergenekon Davasında yargılanan bazı generaller için “Rus yandaşı generaller” denildi, yazıldı.

Dediğiniz gibi bu konuyla ilgili çok şeyler yazıldı çizildi. farklı görüşlere sahip gazetelerde makaleler yazıldı haberler yapıldı.  Rus yanlısı denilen, Avrasyacı denilen bu generaller aslında ABD ve İsrail çizgisine en yakın kişilerdir. Bunların hükümetten tek farkı laikçi–ulusalcı bir zihniyete sahip olmalarıdır. Eğer bunlar darbe yapsalardı hiç kuşkunuz olmasın Washington- Londra-Brüksel-Tel Aviv çizgisinden asla vazgeçmezlerdi. Onların hükümet ile olan kavgası kuru bir laiklik kavgasıdır.  

Ergenekon davasında Rusya’ya değil ABD’ye İsrail’e , İngiltere’ye, Almanya’ya bakılmalıdır. Rusya’nın da yüzyıllardır Türkiye üzerinde karanlık emelleri hep vardır. Rusya’daki Çarlık rejimi de o yıkıldıktan sonra yerine geçen  Komünist rejimde gözünü Türkiye topraklarına dikmiş hatta bir dönem doğudaki illerimizi istemiş boğazlara göz dikmişlerdi Rusya’da rejimler değişmiş ama  Rusya’nın emperyalist çizgisi değişmemiştir.. Şimdi “Avrasyacılık” tezleri ile Türkiye ve Türk dünyası üzerinde yayılmacılık siyasetini devam ettirmeye çalışıyor.

Avrasyacılık Rus Faşist siyasetinin yeni adıdır. Soğuk savaş döneminde KGB Ülkemizde Moskovacı Sol gruplara ve Kürtçü örgütlere açıkça destek veriyor topraklarımızda cirit atıyordu. Şimdi KGB nin adı değişti fakat Rus gizli servisinin ülkemiz üzerindeki karanlık faaliyetleri aynen devam ediyor. Rus ajanları Türkiye’de yaşayan çeçen komutanlara açıkça suikast yapıyor ortadan kaldırıyor. Ulusalcı bir takım yapılara lojistik destek veriyor. Rus ajanları bu karanlık eylemleri  yaparken Türk hükümetleri dışişleri istihbarat servisleri ne yapıyor anlamak mümkün değil bir devlet kendi toprakları üzerinde eylemler yapan CIA Mossad MI6 Alman ve Rus Gizli servis elemanlarını seyreder ses çıkartmazsa bu ülkede kaos ve gerilimler bitmez..  

Ülkemizde Rusya’ya bağlı Rus Faşist devletinin Avrasyacılık tezlerini savunan bazı askerler, Ulusalcı gruplar, Neo Maocular olsa da bunların Türk siyaseti üzerinde hakim olma şansları yoktur. Türk Derin egemen sisteminde iki zihniyetin çatışması var bunların çatışması çıkar ve menfaatler üzerinedir.

MGK Genel Sekreterliğinden ayrıldıktan sonra “Türkiye, İran ve Rusya ile yakınlaşmalı” dediği için Tuncer Kılınç’ın gözaltına alındığını iddia edenler var… Peki, bu paşa en hassas görev olan MGK genel sekreterliği döneminde, muvazzaflığı sırasında ABD ve NATO karşıtı hangi tavrı takınmış? NATO ile ters düşen hangi eylemi yapmış? “NATO’dan çıkalım mı” demiş? Hayır, aksine NATO’nun genişletilmesini savunmuş… 

Bu gizli yapılanma ideolojik bir yapılanma asla değildir. Yapının içerisinde soldan sağa her türlü adam var… Bunların birçoğunun birbirleriyle bağlantıları bile yok… Çoğu hayatlarında siyasi olarak hiçbir araya gelmemiş tiplerden oluşuyor… Bunları derin bir odak onların farkında bile olmadan aynı yapının içine dahil etmiş…

NATO’nun en sadık adamları askeri darbe ile iktidara gelmek için her yolu denemişler... İçlerinde Avrasyacı tezlere yakın görüşleri savunan bazı emekli komutanlar olsa da son tahlilde hepsi Amerikasız bir siyaset düşünmezler. Çünkü ABD ve NATO’ya bağlı bir askeri eğitimle yetişmişlerdir.  Ha Amerikancı olmuşlar, ha AB’ci olmuşlar, ha Avrasyacı olmuşlar onlar için önemli değil… Onların tek derdi iktidarı ele geçirmek ve iktidarlarını kimseyle paylaşmamak…

Eğer Washington–Pentagon–CIA tam anlamıyla darbe girişimlerini yapan güçlere destek verseydi bu gün işler başka türlü olurdu… Yine tasfiyeler, yine bir takım davalar ortaya çıkardı. ABD bölgede gücünü ve çıkarlarını kaybetmemek için Türkiye’deki havayı geriden ama derinden izliyor… Geriden derken karışmıyor anlamında değil kendisine bağlı olan bazı odak ve güçler vasıtasıyla kontrol ediyor. Bir anlamda hükümete şimdilik yeşil ışık yakıyor…      

-Devam eden dava sürecinde çok ilginç olaylarda oluyor.  Emekli General Veli Küçük için eski bir Genelkurmay Başkanı olan İsmail Hakkı Karadayı “tanımıyorum” dedi…

Şimdi Veli Küçük’ denen emekli generalin adı çıkmış bir kere... Her önüne gelen onu suçluyor, bütün işler olaylar bu şahsın üzerine atılıyor... Bu davanın aydınlığa çıkmasını  istemeyen   odaklar   bu, davayı gözden  çıkarılan Veli Küçük ve bir kaç kişinin üzerine yıkıp kapattırmak istiyorlar..

Veli Küçük  bugün yargı önünde. Hukuk dışı işlere karıştıysa, bulaştıysa yaptığı yanına bırakılmamalı hesabı sorulmalıdır ama devam eden bu önemli davada her şey onun üzerine bina edilirse bundan bir sonuç çıkmaz...
Şimdi bakın bu davadan yargılanan içeri giren Veli Küçük dün beraber olduğu kesimler tarafından yalnız bırakıldı. Genelkurmay diğer içeri düşen komutanlar için onlara özel izinle bazı komutanları gönderip arkalarında oldukların ima eden işler yaparken, onlara özel muamele yaptırırken Veli Küçük için aynı duyarlılığı göstermiyor. Birileri kayırılıyor, birileri kaderleriyle baş başa bırakılıyor. Veli Küçük’ün avukat olan kızı Zeynep Küçük mahkemelerde sürekli “Babam içeride diğer kişiler neden dışarı da? diye soruyor ve babasının serbest bırakılmasını istiyor.

Veli Küçük Mahkemelerde  “Devlet için çalıştım devlet için verilen görevleri yerine getirdim” diyor. Kendisini bu sözlerle savunuyor.
Veli Küçük’ün kızı da babasına yapılanlara kızıyor ve bir takım yerlere sitem dolu mesajlar gönderiyor.  Babası içeride ona emir verenler ise mahkeme salonlarında değiller. kimi yazlıklarında emekliğin tadını çıkarıyor, kimide şimdi daha üst rütbede görevlerine devam ediyorlar.. Onlara dokunan yok. Hukuk suç işleyen herkese dokunmalıdır.

Mesela MGK eski Genel Sekreteri Tuncer Kılınç gözaltına alındıktan sonra Genelkurmay ayaklandı. Genelkurmay başkanı soluğu başbakanlıkta aldı, ardından köşke çıktı. Bu hızlı trafiğin ardından Tuncer Kılınç paşa bırakıldı. Bu da kafalarda soru işaretleri bıraktı…
28 Şubat sürecinde görev yapan komuta kademesi Veli Küçük’ü tanımayacak öyle mi?  Veli Küçük’e emir ve talimat verenler Veli Küçük içeriye düşünce “biz öyle birini hiç hatırlamıyoruz” diyecekler… İnsan sormadan edemiyor, bir zamanların anlı şanlı generalleri hafızalarını mı kaybettiler acaba? Yoksa Veli Küçük’ün başına gelenler bizimde başımıza gelir diye mi korktular? Genelkurmay Başkanlığı gibi şerefli bir makama gelmiş, orduda en önemli mevkilerde komutanlık yapmış askerler kullandıkları dil, üslup ve sözlere dikkat etmelidirler, asla yalan söylememelidirler…

Encümen-i Daniş üyesi, 28 Şubat sürecinin mimarlarından dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, emekli Tuğgeneral Veli Küçük için “o adam” tabirini kullanıyor. Ardından daha da ilginci “ben o adamı tanımıyorum” diyor… Şimdi bu laflara kim inanır? “O adam” dediği kişi kendisinin tuğgeneral yaptığı bir kişi… Birlikte çalıştığı bir general, albaylığından beri tanıdığı bir subay… Terörle mücadelede uzun yıllar görev yapmış bir komutan…

Genelkurmay başkanlığı yapmış komutanlar emrinde çalışan görev ve sorumluluk verdiği subayları tanımayacak?  Buna kim inanır? Bir Genelkurmay başkanı düşününüz… Kendi başkanlığındaki askeri şurada generalliğe terfi eden ve jandarmada kendisiyle 2 yıl çalışan Susurluk olayından dolayı tüm Türkiye’nin ismini bildiği, devletin en başından başbakanına, bakanlarına emniyet kadrolarından askeri istihbarata ve MİT’e kadar irili ufaklı devlet memurlarının bile tanıdığı Tuğgeneral Veli Küçük’ü tanımayacak… Böyle saçma sapan açıklama olmaz... 

Dün meclis komisyonuna gelmeyenler, ifade vermeyenler şimdi yargı önündeler. Dün kimse bunları gözaltına alamaz, bunlarla ilgili kimse işlem yapamaz  soruşturma açamaz denilen kişiler artık bulundukları lojmanlardan, işyerlerinden bürolarından, çalıştıkları karargahlardan alınıp sorgulanıyor, yargı önüne çıkarılıyor. bunlar bu ülkede bu güne kadar yaşanmayan olaylardı.
Demokrasinin sağlıklı gelişimi ve hukuk devletinin tam  anlamıyla işlemesi için artık ister asker ister istihbaratçı veya devletin her hangi bir kurumunda görevli olsun farketmez suç işleyen hukuk dışına çıkan herkes adalet önünde hesap vermelidir.

Bu gün devam eden süreçte    hukuk dışına kim çıktıysa makamına. Mevkisine,   rütbesine   bakılmadan   yasalara uygun bir şekilde hareket edilerek üzerlerine kararlılıkla gidilmelidir. Başbakanların, bakanların, siyasilerin, istihbaratçıların yakından tanıdığı Veli Küçük’ü emekli komutanların “tanımıyorum” demesi kendilerini güldürmelerinden, rezil olmalarından başka bir şey değildir...
Devam eden süreçte içerde olan Veli Küçük gibi Askerleri yakından tanıyan ilişkisi olan  emekli paşalarda mutlaka hukuk önüne çıkarılmalıdır. ayrımcılık yapılmamalıdır Veli Küçük yargılanıyorsa onunla birlikte görev yapanlarda   mutlaka kanunlar önünde, başta 28 Şubat karanlık dönemi olmak üzere o dönemde yapılan hukuk dışı, anti demokratik işlerden dolayı millete hesap vermelidirler  hukuk dışı  BÇG ler, fişlemeler ve bir sürü yasa dışı işler yapan dönemin ister asker ister sivil sorumluları yaptıkları işlerden dolayı yargı önüne mutlaka çıkarılmalıdır.

Veli Küçük açısından da son derece sıkıntılı bir durum… Emrinde çalıştığı komutanları  şimdi onu tanımıyorum diyorlar, adeta yok sayıp kaderiyle baş başa bırakıyorlar. Görevdeyken Veli Küçük’e her türlü emir ve talimat verecekler ama Veli Küçük hukuk dışı işlerden dolayı yargılanınca onu tanımazlıktan gelecekler…Bakın davadan yargılanan üst düzey komutanların tahliyesi için. Çeşitli kesimler büyük baskı yapıyor. Ardından Orgeneraller bir şekilde tahliye oluyor.  Peş peşe gelen tahliyeler üzerine kamuoyunda “Veli Küçük’ün içerde diğerlerinin ise dışarıda olması isteniyor”  yorumları yapılıyor. Kimileri daha’ da ileri giderek Bu çarkı işletenler Veli Küçük’ün ipini çekmişler diyorlar medyada bu konularla ilgili onlarca yorum ve haber yazıldı.

Türk Derin sistemindeki iktidar kavgalarında olan alttakilere, gözden çıkarılanlara oluyor bir Çin atasözünde söylendiği gibi ‘ Filler tepişir çimenler ezilir.’ Teperlerde it dalaşı devam ediyor. Olan ülkemize, demokrasimize oluyor. İnsanlar kutuplaşıyor toplumsal gerilim devam ediyor. Küresel güç odakları ülkemiz üzerindeki oyunlarını devam ettiriyor. Devlet kurumları bir biriyle kavga ediyor askerler siviller ile istihbarat kurumları birbirleriyle..  Böyle bir Türkiye tablosu karşısında Emperyalist güçler ve onların işbirlikçileri boş durmuyor, ülkeyi karıştırmaya, bölmeye, istikrarsızlaştırmaya devam ediyorlar. Yazık oluyor güzel ülkemize, vatanımıza. Bu küresel kuşatmayı mutlaka kırmalıyız birlik ve beraberlik içine milletçe hareket etmeliyiz.  

Bu davada yargılanan bazı kişilerin durumu ibretliktir.   Bu ülkede demokrasi dışı arayışlara girenler, darbe peşinde koşanlar, cuntaların peşine takılanlar, mafyatik işlere bulaşanlar,  macera arayanlar,  sonlarının çok kötü olacağını, yalnız bırakılacaklarını, unutulacaklarını, akıllarından çıkarmamalıdır. Bu işlere bulaşanlar, girenler,  kendilerini kullananlarca kullanıldıktan sonra bir köşeye atılırlar kimse ilgilenmez, sahip çıkmaz hatırlamaz çürür giderler Onların yerine yenilerini bulurlar.

Ülkemizde bunun örnekleri çoktur. Son 40 yıla baksalar 40 tane örneklerini görürler. Mesela 12 Mart döneminde yaşananlar, dönemin devrimci komutanları Faruk Gürler ve Muhsin Batur 9 Mart devrim toplantısında çizgi değiştirmişler, darbeden vazgeçmişler kendilerine güvenen radikal devrimci subayları hayal kırıklığına uğratmışlardı. 9 Mart olayının içinde yer alan paşalar kendilerini kurtarırken kendilerinin talimat verdiği örgütlediği devrimci subaylar hem ordudan tasfiye oldular hem de Ziverbey’i boyladılar.

Radikal subayların bize” ihanet ettiler arkadan vurdular kalleşlik yaptılar”. Dediği Faruk Gürler ve Muhsin Batur gibi Paşalar daha sonra senatör oldu. Olanlar ise güvendikleri devrimci paşaların peşinde olan radikal subaylara oldu. Hayatları mahvoldu istikballerini kaybettiler.
Onun için diyorum’ ki darbeci eğilimlerin peşinden gitmeyin. O yol çıkmaz sokak   demokrasiye ihanet etmeyin, illegal işlere sapmayın, yoksa pişman olursunuz.. 

-Dün birlikte olmaları mümkün olmayan bazı insanlar bu gün aynı davadan yargılanıyorlar ilginç değil mi?   

Burası Türkiye kimin kiminle olacağı hiç belli olmaz işte bakın dediğiniz gibi dün düşman olanlar bu gün aynı safta oluyorlar. Dün dost olanlar bu gün düşman oluyorlar. Mesela Veli Küçük ve onun gibi düşünen bazılarına Ergenekon Davasında tutuklanan, şimdi Silivri Cezaevi’nde yatan birçok Maocu- solcu hiçbir zaman iyi gözle bakmazdı. Çıkardıkları yayın organlarında onlarla ilgili birçok aleyhte yayınlar yaptılar. Veli Küçük gibilerle  dün  kavgalı olanlar şimdi Ergenekon Davasında beraberler ve cezaevinde birlikte yatmaktalar., burası çok karanlık… Bunlar nasıl bir araya geldi, kimler getirdi? Anti demokratik toplantıları kimler organize etti, nasıl birlikte oldular?

Şimdi aynı davadan yargılananlar, özellikle hükümete karşı her türlü eylemlerde güç birliği yaptılar. Veli Küçük ve etrafındaki bazı kişiler ADD gibi Ulusalcı derneklerin düzenlediği miting ve toplantılara katıldılar. Her iki çevrenin de aralarındaki ilişkilerin ortak çıkarlar üzerinde olduğu aşikârdır…Milliyetçi, ülkücü camia bir bütün olarak ulusalcı-laikçi yapılara tavır koymuştur. Geçmişte ülkücü camiada yer almış bazı kişilerin ve küçük dar bir çevrenin ulusalcı gruplarla arayışlara girmesi, ortak hareket etmeleri milliyetçi-ülkücü camiayı bağlamaz…

BBP, NATO’nun ulusalcılarına hep tavır koymuştur. Karşı çıkmıştır. MHP de bugün bunlara açık bir şekilde karşı çıkmış ve dışlamıştır…
Veli Küçük’e bir kısım siyasi çevrelerde  geçmişten kaynaklanan bir sempati olmuştur. Bunun sebebi de emekli olmadan evvel askerlik yaşamında  terör örgütleriyle mücadele eden bir komutan olarak algılanmasıdır. Sağ ve sol partilerde siyaset yapmış, bakanlık yapmış bazı kişileri de tanıdığı, onlarla birçok toplantıya katıldıkları kamuoyunda bilinen bir konu…

-Kamuoyunda, çok konuşulan  bir kısım sağ çevrelerde’ de tanınan Ulusalcı çevrelerle irtibatlı  emekli General Veli Küçük hakkında ülkücü bir yazar ve siyasetçi olarak siz ne düşünüyorsunuz?   

Veli Küçük’ü yazılı ve görsel basında çıkan haberlerden tanıyorum. Onun dışında kendisini tanımam bilmem… Ne görüşmüşlüğüm, ne tanışmışlığım, ne konuşmuşluğum, ne de oturmuşluğum vardır. Onun birlikte olduğu laikçi-ulusalcı-militarist çevre ile bizim birlikte olmamız mümkün değil... Çevrelerimiz,  fikirlerimiz,  siyasete bakışlarımız temelden farklı… Veli Küçük bizim ne yol arkadaşımız, ne dava arkadaşımız ne de dava büyüğümüzdür…

Veli Küçük’ adlı şahsın ülkücü hareketle ilişkisi yoktur. Ülkücü Camianın dışındaki gruplarla  ilişkisi   kendisini ve tarafları ilgilendirir…..Otoriter vesayet altındaki askeri bir rejim düşleyen, anti demokratik fikirleri benimseyen  darbeci zihniyete sahip Ulusalcı  Çevrelerin yolları  demokratik  yol değil. Bunların zihniyeti Türkiye’yi aydınlığa değil kaosa götürür .

Biz ülkücüler demokratik yol ve yöntemlerin Türkiye’yi daha ileriye götüreceğine inanmaktayız.  İstikrarlı, kalkınmış ve bölgesinde lider bir Türkiye’nin ancak kesintisiz bir demokrasi. hak ve hukukun adaletin tam anlamıyla  işlediği  milli iradenin hakim olduğu bir demokratik bir sistem ve yönetimle olacağına inanmaktayız.

Biz Türk Milliyetçileri militarist rejim heveslisi zihniyetlere kökten karşıyızdır. Hukuk dışına çıkanlarla mücadele etmek Türk milliyetçilerinin tarihi görevidir. Milliyetçi kurum ve kuruluşlar milliyetçilik fikriyatı ile bağdaşmayan ve Türk milliyetçiliğine zarar veren kişileri asla bünyesinde barındırmamalı buna meyilli olanlar varsa da tasfiye etmelidir. Ve asla taviz verilmemelidir. Türk milliyetçilerinin yolu demokrasi ve barış yoludur.

Ülkücü hareket Türkiye’nin çimentosudur Ülkücüler demokrasiyi yok etmeye yönelik her türlü anti demokratik girişimlerin karşısındadır.  Demokrasi düşmanları ile mücadele etmek, halkın iradesinin üstünde irade tanımayan ülkücülerin tarihi görevidir. Ülkücüler demokrasinin gelişememesinin en önemli sebebinin 1982 cunta anayasası,  Jakopen Bürokrasi ve vesayet rejimi olduğunu ve ülkemizin aydınlığa çıkmasının yolunun tam demokrasi ve adil bir hukuk devletinden geçtiğini bilir.   

Bir kere şunu açıkça ifade edeyim;  halkın iradesi ile iş başına gelmiş hükümetleri devirmek, Demokrasiyi ortadan kaldırmak, ülkeyi bunalıma sürüklemek isteyenler bu ülkeye en büyük ihaneti etmektedirler Demokrasi dışı arayışlara, sapanların  ülkeyi ne badirelere sokmak istedikleri yaşananlardan ortadadır.Ülkemiz, milletimiz    bu darbeci oluşumları darbeci zihniyetleri azimle, inançla  sağ duyusuyla yenecektir bu karanlık yapılar asla başarılı olamayacaklar silinip gideceklerdir.

Devam eden dava içinde her türlü zihniyeti barındırıyor Biz ülkücüler demokrasi dışı arayışlarda bulunan, kaos peşinde koşan, ülkenin birlik ve bütünlüğüne zarar veren, hukuk dışına çıkan her odak ve çevreye kökten karşıyız. Milli ve İslami değerlere savaş açan, laikçi faşizan zihniyete sahip ulusalcı-Maocu çevrelerle yıllardır fikri ve siyasi mücadele vermekteyiz…    

Ülkücü hareket, 12 Eylül öncesi birçok ülküdaşlarımızı şehit eden ve onları yayın organlarında terör örgütlerine hedef gösteren Maocu grupların içinde yer aldığı Ulusalcı gruplarla fikri ve siyasi mücadelesini sürdürecektir 
Türkiye’ nin birlik ve bütünlüğünü savunan, Milli ve Yerli bir hareket olan Ülkücü hareket “derin sol ve derin sağ ” yapılarla, bölücülerle, beşinci kol çetelerle her Türlü karanlık odaklarla mücadelesini sürdürecektir.

Milli ve İslami değerlere düşman laikçi, darbeci ve içlerinde bir sürü ajan – Provokatör bulunan ulusalcı-kaoscu gruplarla. Beşinci kol çetelerle beraber olanlarla Ülkücüler, Türk Milliyetçileri asla beraber ve birlikte olmaz.  Onlarla ancak  ideolojik   kavgası olur. Ülkücülerin, Alperenlerin, Türk Milliyetçilerinin yolu demokrasi ve hukuk yoludur. Biz milli iradeye inanıyoruz. Milli irade halkın iradesidir, halkın iradesini tanımayanları biz hiç tanımayız... 
   
-Ülkücü Hareket içinde saygın bir yeriniz var. Sevilen sayılan bir fikir ve siyaset adamısınız .  Ülkücü Hareketin tarihi başta olmaz üzere yayınlanmış ve tarihe ışık tutan bir çok kitabınız var.  Türkiye ve dünya meseleleri ile ilgili yayınlanmış çok sayıda inceleme- araştırma yazılarınız var. Yayınlanmış yüzlerce makaleniz var. Kitaplarınız her yerde kaynakça olarak gösteriliyor faydalanılıyor.  Ulusalcı/ Militarist Cuntacı darbeci Maocu gruplara en sert tepkiyi koyan ülkücü aydınların ve siyaset adamlarının  başında siz geliyorsunuz. Makaleleriniz ve vermiş olduğunuz konferanslar  kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Milliyetçi–Ülkücü camia sizin “Ülkücülük farklı” “Ulusalcılık farklı” değerlendirmelerinize büyük destek verdi, fikirleriniz büyük kabul gördü. Bir çok yerde sizin görüşlerinizden yola çıkılarak “Ülkücüler demokrasi düşmanı Ulusalcı gruplarla asla birlikte olamaz.” deniliyor. 2003 yılında İstanbul’da düzenlenen bir mitinge, Maocu /Ulusalcı Gruplarla birlikte bazı   Ülkücü  gençlerin de katılması basında “Kızıl Elma Koalisyonu” olarak gösterildi. Siz bu yorumlara karşı çıkanların başındaydınız. Ülkücülerin, Milli ve yerli değerlere düşman Ulusalcılarla birlikte olamayacağını ifade ettiniz. Doğru bulmadınız neden?

Önce ulusalcı grupların ideolojik zihniyetiyle ilgili birkaç analiz yaptıktan sonra  ülkücülerin  neden ulusalcı gruplarla birlikte olamayacaklarını açıklayayım. Sol Kanattan gelen Ulusalcı grupların ideolojik kökenleri Cumhuriyetin ilk yıllarına dayanır. Bu kanat kendi içinde 2 ayrı çizgiye ayrılır. Bunlardan birincisi  Kadro- Yön – Cumhuriyet. Çizgisidir. 1961- 1971 yılları arasındaki Yön- Devrim çizgisi bunların ideolojik beslenme kaynaklarıdır. Kökleri Kemalizm’in bir yorumuna dayanır
1930 ların Türk Devletçiliğini Sosyalizm Sosyalizmi de Kemalizm’in ileri aşaması olarak görmek bir dönem Yön- Devrim Grubunun temel kabullerinden biri idi. Sol Kemalist akım olarak nitelendirilen bu çevrenin teorisyeni Doğan Avcıoğlu idi Onun İçin Eski Yol Arkadaşları şimdi Türk Baasçılığının lideri diyorlar.

Diğer 2. çizgi ise Türkiye Sosyalist hareketinden gelen MDD ci çizgidir Ulusalcı Sol kanatın her iki çizgisi de MDD’cidir  iki anlayışta tepeden inmecidir, seçkincidir elitisttir. Kendilerine Milli Demokratik Devrimci diyen bu iki grubun yandaşları Jakoben zihniyete sahiptirler. Bunların alayı  halkı küçük görürler, sürekli darbeyi düşünürler. Bunlar 40 yıldır darbe peşinde koşuyorlar. Bir türlü uslanmadılar akıllanmadılar.

28 Şubat sürecinde tekrar sahneye çıktılar yine darbe peşindeler yine cuntalar kurdular yine mütedeyyin insanlara karşı düşmanca tavırlarını sürdürdüler Türk Derin Sistemi kendi ürünleri olan Ulusalcı Militarist gruplara hep destek verdi bunlar Milli İradenin değil oligarşinin hizmetindeler.

Bu günde değişen bir şey yok bunların derdi tek partili otoriter faşist bir rejim kurmak kuracakları demokrasi düşmanı sistemin ideolojisi Laikçi pozitivist anlayıştır işleri güçleri Din ile Milletin değer ve inançları ile kavgadır çatışmadır.

Bu akımlar 2002 den sonra iş başına gelen hükümeti devirmek için sağda solda ittifak arayışlarına girdiler işbirliği yapacak sağda Solda gruplar aradılar Türk Derin sistemi bir takım elemanları vasıtasıyla Ulusalcı grupları Milliyetçi Ülkücü Camiaya yanaştırmaya çalıştı. Amaçları   “Ülkücü -Ulusalcı ittifakı” görüntüsü verdirmekti bu süreçte bu İttifakı gerçekleştirmek için bazı Mitingler devreye sokuldu.  bunlardan biri 30 Ağustos 2003 günü  İstanbul’ da yapılan  miting  idi.

Bu Mitinge Dönemin İstanbul Ülkü Ocakları başkanı bir grup Ülkücü gençle katıldı basın bu Mitinge büyük yer verdi. Ülkücü Düşmanı Tekelci Medya nın yayın organları İşçi Partisi onun gençlik örgütü Öncü Gençlik, ADD  ve diğer bazı Ulusalcı Gruplarında katıldığı bu mitingi “Kızıl Elma Koalisyonu “diye adlandırdı  “Sağ ve Sol Milliyetçiler” bir araya geldi dediler  Ulusalcı Sağın ve Solun buluşması olarak nitelendirdiler.

Mitinge katılım toplam bini bulmazken katılım çok düşükken tekelci Medya bu Mitinge büyük ilgi gösterdi. İstanbul Ülkü  Ocakları  başkanının yanında kendisi ile beraber hareket eden  bazı  gençlerle katılımı, ardından basına verdiği  demeçlerde İşçi Partisi gençliği ile yapılan işbirliğini ve beraberliği savunması, ulusalcı  gruplarla ittifakı doğru buluyorum demesi ,  Doğu Perinçek’in oğlu Öncü Gençlik Başkanı Mehmet Perinçek ile gazetelere konu olması,  Milliyetçi  Ülkücü Camiada büyük tepki topladı. MHP ve Ülkü Ocakları gelen tepkiler üzerine bu mitinge sahip çıkmadılar, yapılanların münferit olduğunu ifade ettiler. Daha sonra Mitinge katılan ve savunan İstanbul Ocak başkanını görevden aldılar. Ardından çok geçmeden Ülkü Ocakları genel merkezi Ulusalcı gruplara karşı çıkarak tavır koydu .Dönemin  Ülkü Ocakları Başkanı Alişan Satılmış  “Şeytanla melek barışmaz” diyerek   çeşitli gazete ve dergilerde Ulusalcı grupları ideolojik olarak eleştirdi.     

Ulusalcı /Maocu Gruplar izledikleri   strateji  gereği  sürekli olarak Milliyetçi Ülkücü çevreler üzerinde hesap yaptılar. bazı Milliyetçi sivil toplum kuruluşları ile ilişki kurmaya. diyalog kurmaya çalıştılar.  Nizam-ı Alem   Ocakları ve onun devamı olan Alperen Ocakları Ulusalcı Darbeci cuntacı akımların en çekindiği hareketti. Ulusalcı akımlara karşı ideolojik olarak en sağlam duruşu ve tavrı Alperen gençler ve BBP gösteriyordu. 

Ülkü Ocakları ve MHP'de Ulusalcı çevrelerle arasına ciddi ve önemli bir mesafe koydu bu gruplarla bir araya gelmemeye özen gösterdi  doğru bir  yol izlediler. . Ülkücüler bu süreç içinde sistemin ve onun taşeronu Ulusalcı/Maocu akımların oyununa  gelmedi ,oyunlarını bozdu. İslami hassasiyetlere sahip olan ülkücü hareketle, laikçi faşizan anlayışa sahip Ulusalcı akımlarla asla beraber gösterilemez. Ülkücüler değerlerine inançlarına saldıran millet ve demokrasi düşmanı akımlarla birlikte olmaz. Ülkücüler Milletin ve milli iradenin yanındadır.

Ülkücüler Darbeci,  Militarist, Ulusalcı çizgiyi Millet ve demokrasi düşmanı olarak görür. Ülkücüleri Ulusalcı/ Darbecilerle birlikte göstermek Darbecilikle yaftalamak Psikolojik harekettir. Bazı psikolojik savaş elemanı olan medya mensuplarının Ulusalcı gruplarla Ülkücüleri yan yana göstermeye çalışması alçaklıktan başka bir şey değildir.

Neo-Ulusalcı Faşizan akım, Türk Demokrasisi ve siyasi hayatı için çok tehlikeli karanlık bir çizgidir Faşist Hitler ve Mussoloni gibi diktatörlerin otoriter düşüncelerinden beslenir. Batı dünyasındaki Nasyonal Sosyalist ve Ortadoğu’ da ki Baasçı zihniyetlerle örtüşen benzeşen çok ortak noktaları vardır.  Ulusalcı zihniyete sahip çevreler Türkiye için tıkaçtır.   

Tekrar söylüyorum “anti-parlamenterist” otoriter bir vesayet rejimini savunan  Ulusalcılık ile tam demokrasi diyen Ülkücülük çok farklıdır. Ulusalcılık Devrim Muhafızlığı, Saddamcılık, Baascılık, Polpotçuluk, Maoculuk, diktacılık, cuntacılık Halk düşmanlığıdır.  Ülkücülük ise Milletdir, demokrasidir, barıştır.  Kardeşliktir. İnançtır, medeniyettir, kültürdür.Ulusalcılık provokasyondur tahriktir, kaosdur, gerilimdir, cepheleşmedir, kutuplaşmadır.İnsanlar arasında ayrımcılığı körüklenmektir, fitnedir fesattır millete ihanettir.Ülkücülük büyük Türkiye sevdasıdır. Ezilenlerin mazlumların yanında olmaktır. Eşitliktir adalettir özgürlüktür.

Ulusalcılık NATO’culuktur Amerikancılıktır  Gladio dur. Ülkücülük NATO’yla ABD ile NATO unun çocuğu Gladio ile siyonist İsrail ile İngiltere ile Rusya ile Almanya ile   bütün emperyalist şer cephesi ile mücadele etmektir. Ulusalcılık demokrasiyi baltalamak, sabote etmek, ortadan kaldırmaktır. Ülkücülük ise özgürlükçü demokrasiyi ve hukuk devletini savunmaktır. Ulusalcılık Jakobenistir. Ülkücülük ise yerli ve milli duruştur.   

Alperen Ocakları'mızın çıkardığı  “Yerli Düşünce” adlı Derginin Nisan – Mayıs 2008 sayısında   “NATO – Gladio – Ulusalcılık” adlı makalemde ABD NATO destekli darbeci cuntacı demokrasi düşmanı odakların iç yüzünü anlattım. Çeşitli gazetelerde Ulusalcı yapıların Demokrasimize ülkemize zarar veren akımlar olduğunu ortaya koyan yazılarım yer aldı. Anadolu’nun dört bir yanında Ulusalcı Darbeci Cuntacı yapıların iç yüzünü anlatan onların ülkeye zarar veren akımlar olduğunu dile getiren konferanslar verdim   

-MHP’nin ulusalcı gruplara karşı takındığı tavrı nasıl buluyorsunuz?

Yerinde ve isabetli buluyorum… MHP’nin bugün birçoğu içerde olan marjinal, cuntacı, ulusalcı gruplarla arasına mesafe koyması ve bunlara karşı ilkeli ve seviyeli bir siyaset izlemesi Türk Milliyetçiliği açısından son derece önemlidir. MHP devletle değil Militarizm ile arasına mesafe koydu.  Bir takım emekli subayların ve marjinal ulusalcı çevrelerin MHP’nin izlemiş olduğu sivil demokratik siyaseti içlerine sindiremeyerek ona karşı tavır almaları MHP’nin siyaseten doğru bir yerde olduğunu ortaya koymuştur. Geçtiğimiz süreçte MHP’nin Cumhurbaşkanlığı meselesinde ortaya koyduğu doğru tavrı protesto etmek için Balgat’taki MHP Genel Merkezine çelenk koymak isteyen bir grup emekli subaya partililerin gösterdiği tepki kamuoyunda büyük ses getirmişti. Partililer ve genç ülkücüler gelen gruba anladıkları dilden ülkücü bir cevap verdiler. Bu ülkücü tavır bir takım odakları kuşkusuz rahatsız etmiş olabilir. Ama bu olay MHP’nin marjinal ve ulusalcı çevrelere karşı net duruşunu ortaya koyması açısından tarihi öneme sahiptir.

Bu militarist zihniyetin MHP kurultayına da dışarıdan müdahale etmek istediği, ancak başarılı olamadığı yaşananlardan ortaya çıkmıştır.
MHP’nin demokrasi dışı odaklara, militarizme karşı çıkması ve milli iradeye saygı gösterilmesini istemesi demokrasinin kökleşmesi açısından çok önemli bir hizmettir. Şunu iyi bilelim “ulusalcılık” farklı, Türk Milliyetçiliği farklıdır…

BBP’nin ve MHP’nin Türkiye’yi kaosa sürüklemek isteyen karanlık odaklara, kaos peşinde koşan ulusalcı çetelere karşı sergilemiş olduğu siyasi tavır Türkiye’nin yarınları ve geleceği açısından taktire şayan bir olaydır. Şunu da hemen ekleyeyim, BBP 28 Şubat sürecine 27 Nisan e- muhtırasına en sert milli tepkiyi gösteren parti olmuştur, darbecilere ve cuntacılara karşı çıkmıştır. MHP ise 28 Şubat’ı sessiz ve derinden geçirmiştir. Ancak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortaya koyduğu doğru siyaset ve tavır ile demokrasi mücadelesinde önemli bir görevi başarıyla yerine getirmiştir.

YARIN:

İsmail Hakkı Karadayı’nın itirafları ve demokrasi dışı arayışlar
Darbeciler itiraf ediyor: Nizamiyeden döndük!
Askerler Mesut Yılmaz için neden kaypak diyor.
Encümen-i Daniş’in tarihsel anlamı
Encümen-i Danişçiler kimlerdir?
Encümen-i Danişçilerin Türkiye üzerindeki hesapları
Başörtü meselesi 27 Nisan e-muhtırası, darbe toplantıları
Encümen-i Danişçilerin gizli planları ve mektupları 
Ulusalcı Balbay’ın medyadaki yandaşları ve sivil darbe günlükleri

Sinan DEMİR / 2023haber.com

Bu yazı toplam 2499 defa okundu.
AHMET
HAKKI BEYİN TESPİTLERİNE KATILIYORUM
hakkı beyin tespitlerine aynen katılıyorum. ülkücülük farklı ulusalcılık farklıdır. ülkücüler Amerikancı ulusalcıların, maocu karanlık yapıların ne mal olduklarını bilir. onlar asla birlikte olamaz. Türk gençliği sistemden beslenen darbeci cuntacı zihniyetlere karşı herzaman ülkücü ve milliyetçi tavrını ortaya koyacaktır bundan kimsenin şüphesi olmasın.
27 Haziran 2009 Cumartesi Saat 18:54
alperen
Tebrikler!
Bu güzel röportaj için hocamıza teşekkür ediyoruz... Gerçekleri dile getirmişsiniz...
26 Haziran 2009 Cuma Saat 17:24
GALERİLER
ARŞİVDE ARA
PİYASALAR
HAVA DURUMU
GAZETELER
SON YORUMLANAN HABERLER
E-BÜLTEN
Ad & Soyad
E-Mail
Ekle   Çıkar  
Cihan Haber Ajansı
» Künye     » Reklam     » Sitene Ekle     » RSS
Copyright © 2008 2023Haber. Tüm Hakları Saklıdır. Sitemizdeki materyallerin izinsiz kullanılması yasaktır.
Yazılım & Tasarım : Mahmut ÖZDEMİR