ÇOK OKUNANLAR
HAFTALIK
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hakkı Öznur ile Tarihi Sohbet - 11 haberi
Hakkı Öznur ile Tarihi Sohbet - 11
25 Haziran 2009 Perşembe Saat 15:33
Hakkı Öznur ile gerçekleştirdiğimiz özel röportajın 11. bölümünü bugün yayınlıyoruz.

-Gazetelerde askerler ile bazı medya patronlarının görüşme tutanakları yayınlandı… Ne diyorsunuz bu duruma?

Şaşırmadım… Medya patronlarının askerlerle her zaman sıcak ilişkileri olmuştur. Karşılıklı olarak birbirlerine gizli bir şekilde destek vermişlerdir. Patronlar dünyası dünden bu güne hep askeri bürokrasi ile içli dışlı olmuştur. Ordudan emekli olan birçok komutan holdinglerde iş başı yapmıştır. Ekonomik refahları patronlarca sağlanmıştır. Ordudaki terfilerde iş dünyasının etkisi olmuştur. Bunları bilmeyen yok… Her askeri darbe ve muhtıralarda egemen güçler, çıkar çevreleri askerlere destek vermiştir.

Basın patronları da aşağı yukarı aynıdır… Onlar da güce zaman zaman biat etmiştir. Bakın son günlerde çarşaf çarşaf medya patronlarının üst düzey komutanlarla olan muhabbetleri yayınlanmaktadır. Bir kısım gazeteci ve yazarların askerlerle, istihbarat servisleriyle olan ilişkileri, bağlantıları ortaya çıkmakta, hatta Jandarma İstihbarat ve MİT gibi kurumlarla görüşmeleri diyalogları hem de medya da yayınlanmaktadır.

Darbeci oluşumların her alanda olduğu gibi medya alanında da örgütlendiği, yandaş medya oluşturmak için çok yönlü girişimlerde bulunduğu bu gün açık seçik bellidir.

Ergenekon Davasından tutuklu sanık Tuğgeneral Levent Ersöz’ün mahkemede yaptığı açıklamalar, ardından Mehmet Emin Karamehmet, Cem Uzan ile çeşitli gazetecilerle makamında yaptığı görüşmeler, askerler ile medya patronları ve gazetecilerle olan kirli ilişkileri gözler önüne sermektedir.

Tuğgeneral Levent Ersöz, Nuray Başaran ve Mustafa Balbay gibi gazetecilerle baş başa görüşmeler yapmış. Mustafa Balbay denilince akla Cumhuriyet Gazetesinde askeri tahrik etmek için atılan “genç subaylar tedirgin” manşeti akla geliyor. Balbay’ın bu haberinin manipülasyon amaçlı olduğu bu gün Levent Ersöz’ün görüşme tutanaklarının yayınlanmasıyla kanıtlanmıştır. Balbay’ın hükümet karşıtı radikal askerler ile sürekli görüştüğü bu operasyonlardan çıkan belgelerle ispat edilmiştir.

Darbeci solun yayın organı gazetede atılan söz konusu manşeti dönemin Genelkurmay Başkanı ve ordu içindeki darbe çalışmalarına karşı çıkan Hilmi Özkök lanetlemişti.

Şimdi Ergenekon Davasından yargılanan emekli komutanların o dönemde Mustafa Balbay’a ordu ile ilgili haberler yaptırdıkları bu gün medyada ileri sürülmektedir. 23 Mayıs 2003’de Cumhuriyet gazetesinde yer alan o manşeti darbeci generaller attırmıştır. Cumhuriyet Gazetesi üstlendiği darbeci cuntacı misyonla karanlık yapıların merkez üssü olmuştur.

Gazeteci Nuray Başaran, Çukurova medya grubunda çalışan ve daha sonra bu görevden uzaklaştırılan Tuncay Özkan için Jandarma İstihbaratının başında bulunan Levent Ersöz’ün “Özkan’ın görevde kalmasını istediğini, kendi adamları olduğunu” ifade eden sözler sarf ettiğini söylüyor. Başaran ise bu görüşmelerde konuyla ilgili olarak “Ersöz’e yanlış yaptıklarını, Özkan’ın Kanal D’ den çaldığı arşivi Çukurova grubuna 500 bin dolara satmış, kirli ilişkileri olan biri” diyor… Kimler kimlerle içli dışlı kimler ne dümenler çevirmiş ülkenin düştüğü düşürüldüğü duruma bakın….

Yine 10 Şubat günü basında yer alan Jandarma İstihbarat Daire Başkanı Levent Ersöz ile Çukurova Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve medya patronu Mehmet Emin Karamehmet arasındaki geçen görüşme tutanakları medya patronu ile Ergenekon Davasında yargılananların derin ilişkilerini açıkça ortaya koyuyor. Görüşme tutanaklarını okuyunca “askerler şak diyor, işadamı ise “Tak” diyor” gizli ibaresi bulunan belgelerin, tutanakların sızdırılması da taraflar arasında iktidar kavgasının boyutunu ortaya koyuyor.

Medya patronunun jandarma genel komutanlığındaki Tuncay Özkan pazarlığı darbeci grupların medyaya verdiği önemi göstermektedir. Özkan’ın askerler ve istihbarat çevreleri ile çok yakın ilişkileri olduğunu, himaye gördüğünü herkes yıllardır zaten biliyor söylüyor. Söylenenlerin doğruluğu jandarmanın başında bulunan komutan Şener Eruygur’un Ersöz aracılığıyla Tuncay Özkan’a sahip çıktığını, ona bir şey olursa bunun bedelinin ağır olacağının medya patronu Karamehmet’e söylenmesidir.

Şimdi Ergenekon sanığı olan, o zamanki Jandarma İstihbarat Daire Başkanı general, medya patronuna komutanı Şener Eruygur’u kast ederek “komutanımız hassas bir insandır onu kırmayın” diyor.

Komutan Ersöz kimin için söylüyor bu lafı, Tuncay Özkan için... Eruygur Paşa’nın Özkan’ı oğlu gibi sevdiğini, ona sahip çıkmaya devam etmesini söylüyor.

Sonuçta askerler Özkan’ın Akşam grubunda kalmasını sağlayamasalar da bu grubun neo-liberal bir çizgiden neo- ulusalcı bir yöne gelmesinde bir dönem etkili oldular. Liberalizm ile Ulusalcılık arasında veya zıt fikirler arasında gelme gitmeler bu ülkede olağandır. Çıkar ve güç dengelerine göre sermaye patronları ve onların yayın organları çizgi değiştirirler. bunda onlar için bir çelişki yoktur. onlar için önemli olan para güç ve iktidardır.

Tuncay Özkan Akşam grubundan ayrıldıktan sonra genç yaşta bir medya patronu olacaktı. Kanal Türk adlı bir televizyonun sahibi olarak medyada boy gösterdi. Dönemin Cumhurbaşkanı Sezer başta olmak üzere askerler, CHP, statükocu bürokratik elitistler kanala tam destek verdi. CHP bu kanala maddi finans sağladı. Ulusalcı emekli paşalar bu kanalın ekranlarında boy gösterdi. Ulusalcı yazarlar, akademisyenler bu kanalda çeşitli programlar yaptılar.

Ergenekon Davasından tutuklanan komutanlar Kanal Türk’ün en hararetli taraftarlarıydı. Özkan’ın kanalı başta sona ulusalcı kesimlere açıktı, onların sözcülüğünü yapıyordu.

Sistemin desteklediği Cumhuriyet Mitinglerinin en büyük destekçisi Tuncay Özkan’dı. Sabahtan akşama kadar Kanal Türk ekranlarında Cumhuriyet Mitinglerinin reklâmı yapılırdı. ADD Başkanı Şener Eruygur ve Tuncay Özkan darbe çağrılarının yapıldığı, askerin tahrik edildiği bu mitinglerde baş organizatörlerdi. Mitinglerde konuşma yapmak için yapmadığını bırakmayan Özkan söz aldığı mitinglerde provokatif konuşmalarıyla dikkat topluyordu.

Bunları niye anlattım, şunun için… Askerlerin Tuncay Özkan için boşuna pazarlık yapmadıklarını göstermek için… Özkan onların bir numaralı adamı... Özkan da kendisine sahip çıkan, destek veren, koruyan askerlere şükran borcunu çalıştığı kurumlarda ve daha sonra sahibi olduğu Kanal Türk’te ödedi.

Gerçi daha sonra bu kanalı borçlarından dolayı sattı. Hem de kime, bol bol saldırdığı mütedeyyin kesimlere yakınlığıyla bilinen işadamına… Hem saldır hem de onlara televizyonunu sat… Bazı yandaşları bu satıştan dolayı Tuncay Özkan için “Özkan bizi kaça sattın” diye bağırmışlar, tepkilerini ortaya koymuşlardı.

Tuncay Özkan 23 Eylül 2008 günü gözaltına alındı daha sonra tutuklandı. yol arkadaşlığı yaptığı, emekli generallerle Silivri Cezaevi’nde yatmakta…

Askerler ile medya patronları arasındaki gizli anlaşmalar, pazarlıklar bu ülkede gerçek anlamda neden bir demokrasinin olmadığını, neden bir dürüst ve ahlaklı medyanın olmadığının pek çok örneklerinden biridir.

Bu ülkede devam eden her türlü kaosun, çürümenin, çözülmenin sebeplerinden biri de egemen güçlerle hep ittifak yapan medyadır.

-Askerler ile İş dünyası arasındaki çok yakın ilişkiler kamuoyunda yıllardır tartışılıyor siz ne düşünüyorsunuz?

Doğrusu şudur asker kendi alanında iş dünyası kendi alanında olmalıdır. İş dünyası çıkarları için dünden bu güne askeri bürokrasiyi yanına almaya çalışmıştır. darbe süreçlerinde tekelci sermaye ile askerlerin ittifak yaptığını görürüz

Askerler yıllardır iş dünyasıyla iç içe. Emekli olan komutanlar geçmişten günümüze emekli olduktan hemen sonra patronların şirketlerine yönetim kurulu üyesi oluyorlar, yönetici oluyorlar. Bunlar tesadüf değildir tekelci Sermaye ile askeri bürokrasi arasındaki çıkar ilişkisinden kaynaklanmaktadır

Bu işlerin milli çıkarlarla alakası olmadığı çok açık… sistemin adamları rant kavgası, çıkar kavgası yapıyor. Herkes birilerinin adamı olmuş… Bankalar hortumlanıyor, kimler devreye giriyor... Bu iş sadece Karamehmet Grubu için değil başta Doğan Grubu olmak üzere birçok medya patronları için de geçerli… Kimlerin ne yaptığı, hangi hükümetlerin, başbakanların, bakanların, üst düzey komutanların devreye girdiği bu ülkede bilinmeyen işler değil… Doğan medyası Çukurova grubu ile aralarında devam eden menfaat çatışması yüzünden Karamehmet’in üzerine gidiyor, onun hakkında çıkan haber ve yazıları manşetten veriyor…

Medya patronları arasındaki savaş güç ve iktidar savaşıdır kimse iktidarını ve gücünü kaybetmek istemiyor bir çok medya patronun iş dünyasındaki diğer patronlar gibi zinde güçlerle, Jakoben bürokrasi ile çıkar ilişkisinin olduğu bir Türkiye gerçeğidir

Türkiye’de hakim güçler ne istiyorsa kartel medyası ona göre şekillenir yapılanır medya’da sistemin bir parçası Ülkemizde sistemle bağlantılı olan medya Patronları ne diyorsa tekelci medyanın yayın politikaları ona göre şekilleniyor. Patronlarının uşaklığını onun iş takibini yapan sözde gazeteciler var.

Bu ülkede hakim sınıfların ve güç odaklarının isteği ve talimatı ile çizgi değiştiren kulvar değiştiren onlarca yayın sayabiliriz. tarihten bir örnek vermek gerekirse “Faşizmi” savunup sonra “solcu” bir çizgiye gelen Cumhuriyet gazetesi bu türün en önemli örneklerinden biri. G gerçi Cumhuriyet gazetesi bu günkü anlayışıyla tekrar Ulusalcı Faşist bir çizgiye gelmiştir.

Bir çok medya ve iş dünyasındaki patronlar çıkarları gereği askerlerle her zaman beraber olmuşlardır. Onlar apoletlilerin, apoletliler de onların bir dediğini iki etmemiştir.

Gazetelerde yayınlanan Komutanlarla yapılan görüşme tutanaklarına bakınca başka konularda da hizmet sunulduğu ortaya çıkıyor. Tutanaklar sadece askerin siyasetteki rolünü değil sermayenin iktidara bağımlılığını da ve medyanın bu ilişkide nasıl kullanıldığını da kanıtlıyor.

Tutuklanan emekli Tuğgeneral Levent Ersöz mahkemedeki ifadesinde kendisini ziyarete gelen kişilerin bazılarının ses ve görüntülerini üstlerinin emriyle çektirdiğini söylüyordu, “komutanlar emretti ben kaydettim” diyordu.

Türk medyası hala bu işi ciddi bir şekilde sorgulamıyor. Gazeteler, gazeteciler birkaç kişinin dışında bu işe el atmıyor birçok medya patronunun da askerlerle gizli kapaklı işler çevirdiği, kamuoyunda konuşuluyor. Elbette gök kubbenin altında hiçbir şey gizli kalmaz. Bir gün onların da kirli çamaşırları ortaya dökülür. Kim karanlık işler çevirdiyse ve yaptıysa bir mutlaka ortaya çıkacaktır.

-Dinleyen ile dinlenen yer değiştirmiş anlaşılan…

Aynen söylediğiniz gibi... İnternetlere düşen görüşme kayıtları, çarşaf çarşaf yayınlanan tutanaklar bu işin artık nereye geldiğini göstermektedir. Anlaşılan şu ki güçler, iktidarlar el değiştirirken “dinleyen” ile “dinlenen” de yer değiştirmiş. Bu gelinen noktanın sorumlusu hukuk dışına çıkan, insanların hak ve hürriyetlerini çiğneyen, sorumsuzca davranan, kendilerini devlet yerine koyan bir takım odaklardır. Devlet içerisine gizlenen, her türlü konuşmayı kasete alan, telefon konuşmaların dinleyenler güçlerini kaybedince dün dinlenenler imkânlar ellerine geçince bu sefer onlar kendilerini yıllardır rahat bırakmayan dinleyenleri dinlemeye alacaklar, onları teknik takiple takip edecekler ve sonra da bu gün ortaya çıktığı gibi deşifre edecekler.

Yazı işleri ile şirket işleri birbirinden ayrılmadığı müddetçe, medya patronları hükümetlerle, askeri bürokrasi ile çıkar ve menfaat ilişkilerini terk etmediği müddetçe asker- medya, medya-hükümetle ilişkileri asla yerine oturmaz. Demokrasi için en büyük olumsuzluk bu tür karanlık ilişkilerdir.

-Medya patronlarında bir korku var mı? 
Bu gün sadece emekli generallerde değil, iş ve medya patronlarında da bir korku ve endişe var. Patronların sıra bize ne zaman gelecek diye sabahlara kadar uyumadıkları iş dünyasında konuşulmakta…

Onun için tekelci medya ve iş dünyasının patronları, sahip oldukları yayın organlarında meseleyi Susurluk mevzuunda olduğu gibi yıllardır ismi geçen, üzerleri çizilen birkaç kişinin üzerine yıkıp kurtulmak istiyorlar. Susurlukçuları cezalandırarak Ergenekon’ dan sıyrılmak istiyorlar. Egemen sermayenin kontrolündeki medya meseleyi Susurluk’a bağlayıp patronlarını Ergenekon’dan sıyırmak ve kurtarmak istiyor…

Hem patronlar hem de derin odaklar Ergenekon Davasının bir ucunun kendilerine gelmesinden çekiniyorlar… İşin özüne inildikçe tekelci sermaye ile oligarşik güçlerin ittifakı ve kirli ilişkileri ortaya çıkacaktır.

28 Şubat sürecinde hükümeti deviren, 80 milyar doları buharlaştıran, bankaları hortumlayan, hazinenin içini boşaltan, ülkeyi siyasi ve ekonomik krizlerle baş başa bırakan TÜSİAD’ın seçkin üyelerini bir telaş sardı. Davanın gündemden düşmesi için var güçleriyle çabalıyorlar. Bu takım 2003–2008 arasında yine NATO’nun ulusalcılarına açık destek verdi, para ve finansman sağladı. Patronlar Ergenekon işinden çekiniyorla, çünkü sıranın kendilerine geldiğini düşünüyorlar.

Peki, Ergenekon Davasını yürüten savcılar bunların üzerine gidecek mi bunu göreceğiz, takip edeceğiz ama onların üzerine gitmeyip bütün suçlar, olaylar adeta günah keçisi haline getirilen, birkaç kişinin üzerinde kalırsa bu Türkiye için bir yıkım olur.

Bu gün devam eden davanın iki ayağı eksiktir birisi iş dünyası öteki ise tekelci holdingci kanat. Bunlar devam eden dava sürecinde dışarıda bırakılmışlardır. Halbuki bir gerçek vardır; bütün darbeciler, cuntacılar her zaman iş dünyasından destek bulmuşlardır. Her darbe sonrası generaller holdinglerde yönetim kurulu üyesi yapılmışlar kısa zamanda köşeyi dönmüşlerdir. Bir bakılsa onlarca generalin kaç holdingte yönetici oldukları büyük paralar aldıkları ortaya çıkar.

Darbe çalışmaları yapan çevreler finansman sağlanmadan bu işlere girmezler. Bu ülkede her zaman dört ayağı üzerine düşen büyük patronların üzerlerine gidilmedikçe bunlardan hesap sorulmadıkça Ergenekon adı verilen yapılar bitmez. Koç ailesi başta olmak üzere militarist çevrelerle bağlantılı olan sermaye çevreleri mutlaka yargı önüne çıkarılmalıdır aksi taktirde davadan bir şey çıkmaz       

-28 Şubat sürecinde TÜSİAD-Koç-Doğan üçlüsünün hükümeti yıkmak için çabaları var… 

Aynen öyle… Refah- Yol hükümetini yıkmak için en başta Doğan Grubu uğraşıyordu. Patron Aydın Doğan hükümet ile ters düşünce, rant elde edemeyince bazı medya patronlarıyla birlikte anti demokratik tavırlar içine girdi. Elindeki medya gücünü hükümeti devirmek için kullandı. Hükümet karşıtı muhalefetin sözcüsü oldu. Zinde güçlerle işbirliği yaptı, onların bir dediğini iki etmedi. Hükümeti devirmek için yapılan pazarlıklara açık destek verdi. Hükümet aleyhtarı her türlü provokatif eylemlere ve gösterilere sahip çıktı. Büyük medya patronlarının ellerindeki radyo, televizyon ve gazeteleri demokratik süreci baltalamaya ve bir askeri vesayet rejimi kurmaya çalışan generallerin nasıl dümen suyuna soktuklarını 28 Şubat sürecinden biliyoruz. 

CHP medyası (Aydın Doğan medyası ve Cumhuriyet Gazetesi konsorsiyumu)  28 Şubat sürecinde etkili oldular. Psikolojik hareket elemanlarının sahaya sürdüğü Ali Kalkancı, Fadime Şahin, Müslüm Gündüz gibileri birer maşa olarak hükümeti yıpratma girişimlerinde açık açık kullanıldılar. Bu gün Ali Kalkancı denen zibidi kamuoyunun karşısına uyuşturucu hapı imal eden fabrikanın sahibi olarak çıktı. Bu ahlaksız adamın din ile iman ile ilgisi olmadığı halde birileri onu “şeyh” diye yutturmaya kalkmış, onu kullanmış ve onun üzerinden Müslümanlara iftira atılmıştı.

O süreçte Aydın Doğan ve Rahmi Koç işbirliği vardı. Her ikisi de hükümetin yıkılması için çeşitli iktidar arayışlarına girdiler. Bunlara Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de büyük destek verdi. CHP-ANAP-tekelci medya-TÜSİAD-Koç… Hepsi Erbakan hükümeti yıkılsın da nasıl yıkılırsa yıkılsın derdindeydiler. Oligarşik çeteler Mesut Yılmazlı, Deniz Baykallı bir hükümet peşindeydiler… Ha Mesut başbakan olmuş ha Baykal onlar için hiç fark etmezdi.

Apoletli asker ve apoletli yargı hükümet yıkmak için diğer güçlere destek verdiler ve hükümeti 1997 Haziran’ında hem içerden hem dışardan yıktılar.

Aydın Doğan, Refah-Yol hükümetinden niçin rahatsızdı? Hükümet Aydın Doğan gibi devletle iş yapan patronların sevmediği “havuz sistemini” getirmişti. Bu sistem gelince rantiyeleri kesildi, çıkarları bozuldu. Bu yüzden hükümet ne pahasına olursa olsun yıkılmalıydı. Entrikalarla, milletvekilleri transferleriyle bunu başardılar.

Bedavacılığa alışmış ranttan para kazanan helal haram diye bir ölçüleri olmayan tekelci patronlar Refah- Yol'dan rahatsızdılar 54. Hükümet işçi ve memur kesiminin en memnun olduğu hükümetti. Rahmi Koç ve Onun gibi yıllardır ülkeyi sömüren rantiyeciler halkın, iradesiyle iş başına gelmiş meşru hükümeti meşru olmayan yollarla devirmeye çalıştılar.

TÜSİAD ve beşli çete (TÜSİAD – KESK – TÜRK-İŞ – DİSK - TİSK)  Hükümeti devirmek için çeşitli karanlık oyunlara başvurdular. TÜSİAD, Türkiye İran olacak, ülkeye şeriat geliyor, hepimizin hayatı tehlikede, laiklere yaşam hakkı tanımayacaklar gibi yalan ve yaygaralar kopartırken devlet içinde bunlarla işbirliği yapan karanlık odaklar hükümete karşı sokak hareketleri düzenlediler. Bindirilmiş kıtalar provokatörlerin öncülüğünde meydanlara çıktılar. Kalabalıklar arasında çok sayıda sivil elbiseler giymiş devlet memurları da vardı.

Bunlar, laik – anti laik ayrımını körüklüyorlar, ülkeye korku havası vermeye çalışıyorlardı. Çok ilginçtir; başbakan Erbakan’ın 18 Haziran 1997’de görevi bırakmasından 1 hafta sonra sendikalar bir genelgeyle mali açıdan devletin denetiminden çıkarıldılar. Bu genelge birçok suiistimali de beraberinde getirdi. Birçok sendika ve dernek başkanı ihya oldu sendika ağaları bunun zevkini doya doya yaşadılar sendika patronları doğdu işçi hakları emekçi hakları davası unutuldu sendikalar birer holdinge dönüşmeye başladılar.

Erbakan 21 Ocak 1997 Günü partisinin meclis grubunda yaptığı konuşmada hükümetten rahatsız olan çevrelerin rahatsız olmalarının ve ülkede kaosa yönelik çalışmalar yapmalarının sebebinin para musluklarının kesilmeleri ve devleti hortumlayanlara izin vermemeleri olduğunu söylüyordu.

28 Şubat sürecinde Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin başkanı Başbakan Erbakan’a geliyor. “biz devlete borç vermek zorundayız” diyor. Necmettin Erbakan’da “sen bir holdingi idare ediyorsun bende devleti bu paraya ihtiyacım olursa en düşük faizle almaya çalışırım” diyor. İşadamı giderken Erbakan’ı tehdit ediyor” bu politikanla biz batarız ama sende batarsın” diyor. Ondan sonra düğmelere basılıyor kimi çevrelerde Erbakan’ı tehdit eden bu kişinin Rahmi Koç olduğu söylendi.

Refah- Yol hükümetinin yıkılması için büyük paralar döktüğü her yerde söylenen Koç ailesinin bir dönem desteklediği AKP iktidarını yıkmak için Ulusalcı gruplara dolaylı yollardan finansman desteği sağladığı Ankara’daki siyasi çevrelerde yıllardır konuşulmaktadır.
Geriye bir dönersek tekrar Dönemin DYP milletvekili, eski Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş 28 Şubat sürecinde milletvekili transferleriyle ilgili şahit olduğu bir olayı 2007 yılı Mart ayının başlarında Haber Türk’te açıkça anlattı. Güreş danışmanlarıyla gittiği Sheraton Otelinde gazeteciler ve milletvekilleri arasında yoğun bir trafik yaşandığını, üst kattan alt kata, alt kattan üst kata koşa koşa çıkan inen insanlara şahit olduğunu ve daha sonra bu hareketliliğin ardından DYP’den istifalar yaşandığını daha sonra hükümetin düştüğünü itiraf ediyordu.

Yaşanan kritik süreçte mecliste ve beş yıldızlı otellerde, localarda milletvekili pazarlıkları yapılıyordu. Özellikle pazarlıklar DYP üzerinde dönüyordu. Bazı milletvekilleri o zaman yaptıkları açıklamalarda 2–3 milyon dolar olan transfer tekliflerinin 5 milyon dolara kadar çıktığını söylüyorlardı. Zaten kısa bir süre sonra DYP çözüldü, istifalar başladı. Ardından istifa edenler tarihe 28 Şubat partisi olarak geçen DTP diye bir parti kurdular. Ardından bu parti 28 Şubat hükümetine ortak yapıldı. Askerler ve egemen güçler bu işe çok mutlu oldular ve Refah – Yol hükümeti tarihe karıştı.

Eski Mit'çi Mahir Kaynak, Refah-yol Hükümetinin İrtica yüzünden değil egemen güçlerin çıkarları tehlikeye düştüğü için ve ABD nin ekonomik hâkimiyetine son vereceğini söylediği için düşürüldüğünü iddia ediyordu.

DSP Çanakkale Milletvekili Hikmet Aydın basına verdiği bir demeçte “D. 8 ler dünya sistemini havuz sistemi de Türkiye’nin egemenlerini rahatsız etti. 28 Şubatın kesinlikle İrtica ile ilgisi yoktur” diyordu.

Beşli çetede yer alan TİSK başkanı Refik Baydar’da Radikal gazetesinde yer alan bir söyleşide, 28 Şubat’ın patronların çıkarlarının bozulmasına bağlıyor.

28 Şubat sürecinin en önemli isimlerinden eski bakanlardan Yıldırım Aktuna yıllar sonra 28 Şubat süreciyle ilgili yaptığı bir değerlendirmede medya patronlarının oyununa getirildiklerini, hem kendilerinin hem de askerlerin bu oyuna düştüğünü açıkça söylüyor. Aktuna gazeteci Faruk Mercan’a milyarderlerin sayısının 28 Şubattan sonra hızla arttığını, bunların içinde irtica geliyor diyerek hükümeti düşürenlerin çoğunlukta olduğunu açıkça söylerken “İrtica mirtica dediler ne irtica geldi nede laiklik gitti. Birileri irticayı bahane ederek daha da zenginleştiler milyarder oldular” diyordu.
    
Başbakan olduktan sonra Aydın Doğan’ı ilk ziyaret eden kişi Mesut Yılmaz’dı.  Doğan evinde Başbakanı pijamasıyla karşılamıştı. Bu hadise basında aylarca konuşulmuştu. Bir başbakanın bir medya patronun ayağına gittiği ilk defa görülüyordu. O da bizim gibi ülkelerde patronlarla rant ilişkisi içine giren siyasilerin yüzündendi…  

Hükümet düştükten sonra kurulan ve “havuz sistemini” patronların isteği üzerine 12 Temmuz 1997 günü kaldıran, daha sonra yolsuzluktan 1998 sonlarında yıkılan Mesut Yılmaz hükümeti Aydın Doğan medyasının eseriydi.  28 Şubatın apoletli siyasetçisi Mesut Yılmaz patronlara olan borcunu havuz sistemini kaldırarak borçlanma faizlerini yüzde 80 lerden yüzde otuzlara çıkararak ödedi.
Gerçek şu ki; 28 Şubat post modern darbesi bir TÜSİAD ürünüdür. Bugün 28 Şubat sürecinden destek alarak büyüyen çete denilen oluşumlar ve etkinlikler sadece muvazzaf veya emekli ordu mensuplarına dayanmıyor. Sadece onlarla irtibat içinde olan bazı aydınları kapsamıyor. Hepsinden daha önemlisi bu örgütlenmelerin yeraltına kaçmış çok ciddi ekonomik ilişkilerden kuvvet alması. Birtakım işadamlarının, bazı karanlık ticaretlerin bu dünyayı beslemesidir.  Kartel patronları militarist cephe ile omuz omuzadır 

-Geçtiğimiz aylarda eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın Mesut Yılmaz ile ilgili çok çarpıcı açıklamaları yayınlandı. “Mesut Yılmaz’a iktidarı biz verdik” diyor…
 
1994–1998 yılları arasında Genelkurmay başkanlığı yapan İsmail Hakkı Karadayı’nın yayınlanan 4. ses kasetinde Refah-Yol Hükümetinin yıkılması için var güçleriyle çalıştıklarını ve Mesut Yılmaz’a iktidara kendilerinin getirdiğini açıkça söylüyor.

Karadayı, “Mesut Yılmaz’a iktidarı altın tepsi içinde sunduk” diyor. Mesut Yılmaz’a büyük destek verdiklerini, başta 28 Şubat kararlarının uygulanması olmak üzere 7–8 talepte daha bulunduklarını ama daha sonra Mesut Yılmaz’ın dediklerini yapmadığını iddia ederek Mesut Yılmaz için kaypak suçlamasında bulunuyor. Yılmaz, Başbakanlığı döneminde askerlerin birçok isteğini yerine getirmesine rağmen onların tepkisini alması çok ilginçtir. Mesut Yılmaz için Demokrat çevreler “Onbaşı Mesut” diyorlardı yani onunla dalga geçiyorlardı.  

-Sizce Türk Medyası 28 Şubat sürecinde nasıl bir sınav verdi?

O dönem basın iyi sınav vermedi… Statüko bazen hâkim, bazen savcı, bazen etkin bir bürokrat olup parti kapattırmış, bazen de gazeteci olup çıkarları için kalemini silah olarak kullanmıştır.

Genelkurmay karargâhından veya garnizonlardan aldıkları talimatlar doğrultusunda manşet atan, meşru hükümete karşı 5 Şubat 1997 günü Sincan’da yürütülen tankların görüntüleriyle adeta kendinden geçen sözde gazetecileri biliyoruz… 

28 Şubat sürecinde gazete patronları Çevik Bir ve şuekası ne diyorsa onu yapıyorlardı. Genelkurmay karargâhında görev yapan askerler gazetelere servis yapıyorlardı. Onlara hükümet aleyhine haber yaptırıyorlar, istedikleri başlıkları attırıyorlardı. Darbe karşıtı ve demokrasiyi savunan gazeteciler, yazarlar değişik metotlarla susturulmaya çalışılıyordu. Birçok gazeteci askerlerin baskısı üzerine işlerinden oldular. Birçok gazete patronları 28 Şubat karşıtı olan yazarları kapı önüne koydular. Bu baskılara basında çok az kişi direndi.
Genelkurmay karargâhı gibi çalışan medya organları vardı. Bunların işleri güçleri dezanfarmosyon yapmaktı. Kışkırtıcı yayınlar, provokatif haberlerle kaos peşinde koştular. Bunlar için söylenecek tek söz var “postal yalayıcıları”… Bunlar ancak garnizon demokratları, darbe şakşakçılarıdır.

O dönemde bazı büyük gazetelerin ve televizyon kanallarının Ankara temsilcisi olarak görev yapan, genelkurmay karargahı ile gazete büroları arasında mekik dokuyan, bir nevi irtibat subayı gibi çalışan gazetecilerin patronları tarafından ödüllendirildiği dilden dile anlatılmaktadır.   

28 Şubat sürecinde Ankara’nın en hassas merkezlerinden gelen manipülatif her haber gerekli mizansenler oluşturularak yazı işlerine ulaştırılıyor. Ve “irtica geliyor” korkusu kamuoyuna manşetten sunuluyordu. Medyanın komuta kademesi psikolojik harp dairesine bağlı olarak çalışıyordu. Batı çalışma karargahından sürekli servis haberleri medyaya dağıtılıyordu. 28 Şubatçı medya ile darbeci zihniyet arasında işbirliği vardı. Özellikle Çevik Bir ve Erol Özkasnak tekelci meydanın en sevdikleri generallerdi. Bu ikilinin en sevmedikleri ise 28 Şubata muhalefet eden namuslu gazeteci ve yazarlardı. Muhalif olan yazarları gazetelerde çalışmamaları için dönemin medya patronlarına baskılar yapmışlardı. Bunlara bugün herkes bilmektedir.

Şunu da hemen ekleyeyim. 28 Şubat sürecinde akredite gazeteciler büyük paralar kazandılar. 28 Şubat sürecinde 2 gazeteci grubu oluştu. 1. Demokratik duruş sergileyen ilkelerden taviz vermeyen cuntalara boyun eğmeyenler. 2. Darbeci generallere desten veren ve yıldızı parlatılanlar makam ve mevkilere getirilenler parayla pulla ödüllendirilenler…

-Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir’in 28 Şubat kararlarına muhalif gazetecileri tehdit ettiği, susturmak için bazı medya patronlarını Genelkurmay karargâhına çağırıp onlara “muhalif gazetecileri işten atın” talimatı verdiği bugün basında belgelerle yayınlanıyor… Bugün 11–12 yıl önce yaşanan o süreci nasıl görüyorsunuz… Baskılar 28 Şubat’ı yaşatmaya yetti mi?

28 Şubat sürecinde dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın Aydın Doğan, Dinç Bilgin, Enver Ören gibi bazı medya patronlarını Genelkurmay karargâhına çağırarak Çevik Bir aracılığıyla onlara 28 Şubat kararlarına karşı çıkan, ordunun sivil siyasete müdahalesini eleştiren sağ ve sol tandanslı muhalif bazı gazetecilerin işten atılması için talimat verdikleri bu gün açıkça ortaya çıkmıştır. Basında çıkan bu haberlere karşılık Karadayı bir açıklama yaparak kendisinin böyle bir emir vermediğini söylüyor, sorumluluğu Çevik Bir’e yüklüyordu. 

Gerçekler ortaya çıktıkça paşalar suçu birbirlerinin üzerine atıyorlar. Kimse o dönem yapılan anti-demokratik uygulamaları üzerine almıyor. Dün emir ve talimat yağdıranlar şimdi hukuk hesap sormaya başlayınca korkudan titremeye başladılar. Dün halka gözdağı verenler şimdi geceleri korkudan titriyorlar, yargının karşısına çıkmamak için bin takla atıyorlar.

28 Şubat’a muhalif, gazeteci yazar Taha Akyol, kendisini işten attırmak için çalışan paşalarla ilgili yazı yazarken yaşananlardan İsmail Hakkı Karadayı’yı ve Çevik Bir’i sorumlu tutuyordu. Akyol’un kendisini suçlaması üzerine Karadayı Akyol’a bir açıklama göndererek yaşananlardan Çevik Bir’in sorumlu olduğunu ima eden sözler sarf ediyor ve kendini temize çıkarmaya çalışıyordu.

Veli Küçük’ü tanımayan Karadayı acaba kendi adına her şeyi dönemin Genelkurmay 2. başkanı Çevik Bir’in yaptığını mı söylüyor? Emrindeki bir komutanın, hem de gazete patronlarıyla ile görüştüğünden habersiz bir Genelkurmay başkanı olabilir mi? Ama kasetteki üslup, konuşma hiç öyle değil… İnsan sormadan edemiyor, biz şimdi köşeye sıkıştığı için yaptıklarını ve beraber çalıştıklarını unutan eski bir Genelkurmay başkanı ile mi karşı karşıyayız…

Genelkurmay karargâhında Aydın Doğan, Dinç Bilgin ile Çevik Bir yemek yiyecek. Kimin adına, Genelkurmay Başkanı Karadayı adına… Gazetelerin nasıl yayın yapacağını ve hangi yazarların işten atılacağı konusunda medya patronlarına talimat verecek Karadayı Paşa da “bilmiyorum, ilk defa duyuyorum, haberim yok” diyecek… Buna kim inanır, kimse inanmaz…  Veli Küçük’ün “paşayı tanımıyorum” masalını kimse yemediyse bu yalanları da kimse yemez. Gerçekler ortaya çıkıyor. 

Yine 28 Şubat mağdurlarından, o da bir muhalif olan dönemin Milliyet Gazetesi yazarı, şimdi ise Sabah Gazetesi yazarı olan Umur Talu bu konuyla ilgili yazdığı yazıda kendisini işinden eden kişinin Çevik Bir olduğunu, Karadayı’nın da bu işten sorumlu olduğunu, suçu sadece Çevik Bir’e yıkarak kurtulamayacağını açıkça 6 Mart günkü yazısında söylüyor.

Aydın Doğan’ın Ankara’da Genelkurmay karargâhında 3 kez generallerle 28 Şubat sürecinde görüştüğünü dönemin Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak, yazarlardan Umur Talu ve Taha Akyol açıkça yazdılar. 28 Şubatın en büyük destekçisi, generallerin has adamı, bir dediklerini iki etmeyen, gazete manşetlerini ve haberlerini onların istediği bir şekilde atan, yazan Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök de generallerin medya üzerindeki baskılarının canlı tanıklarından biridir ve bu konuyla ilgili yazılar yazdı.

Genelkurmay karargâhı adına sağa sola talimatlar yağdıran Çevik Bir ve bir takım generallerin talepleri üzerine Sabah’tan Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand, Radikal’den Koray Düzgören, Türkiye gazetesinden Yalçın Özer ve daha birçok kişi işten atıldılar. Direnen muhalif basın üzerine büyük baskılar yapıldı. Gündüz, Akit, Yeni Şafak, Yeni Asya gibi milli İslami değerlere bağlı gazeteler susturulmak istendi, haklarında davalar açıldı.

28 Şubat sürecinde en önemli demokratik duruşu sergileyen, çok ciddi bir tavır koyan gazetecilerin başında Nazlı Ilıcak gelmektedir. O dönem yazdığı yazıda demokrasiyi savunan, “askeri vesayet altındaki bir rejime karşıyız” diyen Nazlı Ilıcak’ın muhalif yazıları 28 Şubat döneminin etkili ve güçlü generallerini çılgına çeviriyordu. Ilıcak, açıktan ve korkusuzca demokrasi dışı arayışlarda bulunan odaklara meydan okuyordu. Çevik Bir, Nazlı Ilıcak’ın “vesayet rejimine karşıyız”, “yeter söz milletin” başlıklı yazılarından dolayı ceza alması için yargıya baskı yapmıştı. Bu gün bu baskılar belgelerle ortaya çıktı.

Yazıların yayınlandığı süreçte Genelkurmay Başkanlığı “TSK’nın manevi şahsiyetini alenen tahkir ve tezyif ettiği” gerekçesiyle Ilıcak için Adalet Bakanlığına suç duyurusunda bulunmuştu. Savcılık Nazlı Ilıcak’ın yazısında suç unsuruna rastlanmadığı kararını veriyor. Alınan karar Çevik Bir’in canını çok sıkıyor… Genelkurmay 2. başkanı imzalı bir yazıyla karara itiraz ediyor, adalet bakanlığına ve savcılara baskılar yapıyor. Savcıya komutan namına emir vermeye kalkıyor… Ama istediği sonucu alamıyor, hukuk askeri emre itaat etmiyor.
Dönemin önde gelen medya patronlarından biri de Türkiye Gazetesi’nin ve TGRT’nin sahibi olan Enver Ören’di. Korkak bir adam olan Ören, 28 Şubat sürecinde generallerin dalga geçtiği kişilerden biriydi. Generallerin tehdidi üzerine Türkiye Gazetesi başyazarı Yalçın Özer’in yazılarına son verdi. Yerine askerlerle arası çok iyi olan Ali Baransel’i işe aldı. Ören’in ipini çektiği Özer kendisine yapılanları hazmedememiş, üzüntüden hasta olmuş ve vefat etmişti. Gazetesine büyük hizmetler yapan Özer, patronu Ören tarafından harcanmıştı.
Bakın yine başka bir örnek vereyim; o dönem Turkish Daily News’in sahibi olan İlknur Çevik’e bizzat dönemin Genelkurmay genel sekreteri tarafından Genelkurmay karargâhına çağrılarak “Erbakan aleyhine konuş sana temiz bir sayfa açalım” deniliyor. O dönem Erbakan’ın da özel danışmanlığını yapan Çevik, Özkasnak’ın odasında kendisine Erbakan aleyhine sözler sarf edilirken odada o zaman İstihbarat Daire Başkanı Fevzi Türkeri, Genelkurmay Adli Müşaviri Erdal Şenel ve isimlerini hatırlayamadığım dediği 2 generalin de olduğunu yıllar sonra açıklıyor. Gazeteci İlknur Çevik generallerin Çevik Bir’in adamları olduğunu söylüyor…

Kendisine yapılan baskılar üzerine önce en yakın dostu Cumhurbaşkanı Demirel’in yanına giden Çevik ona dert yanmıştı. Demirel’in danışmanlığını yapan ve “onun manevi oğluydum” diyen Çevik buna rağmen bir şey değişmediğini, Demirel’in sadece dinlemekle yetindiğini söylüyor.

Daha da önemlisi gazeteci Çevik askerlerin yaptığı tehdidi Başbakan Erbakan’a da anlatıyor. Erbakan ise “kulağınla duydun mu” diyor. Oda “evet efendim” diyor. Erbakan da her şeyi biliyor ama bir türlü hükümetin yıkılmak istendiği gerçeğini kabul etmek istemiyor.  Erbakan başbakanlığı döneminde dirayetli bir tavır göstermedi, direnmedi. Meral Akşener kadar cesur yürek olamadı.  

7 Mart 2009 tarihli Yeni Şafak gazetesinde kendisiyle yapılan söyleşide itiraf ediyor. Muhalif gazete ve yazarlara yönelik psikolojik sindirme hareketini Çevik Bir ve adamları,  daha sonra ise Aytaç Yalman, Güven Erkaya, Şener Eruygur gibi generaller devam ettirdi. 28 Şubat’ın önde gelen komutanları hükümet düşmese zorla süngü kullanarak düşüreceklerini her yerde fütursuzca söylüyorlardı. Yani neticede belliydi artık, askerler hükümeti yıkıp Mesut Yılmaz’ı başbakan yapacaklar…

Geçtiğimiz günlerde Mehmet Ali Birand da 28 Şubat sürecinde kendisine yapılan baskıları anlattı. 7 Mart tarihli Zaman Gazetesinde yer alan söyleşisinde Show TV’de yayınlanan 32. gün adlı programın Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir’in kanalın sahibi  Erol Aksoy’u tehdit etmesi üzerine kaldırıldığını açıkladı. Daha Çevik bir ile ilgili anlatılan çok şey var…  

Son olarak Çevik Bir Vakıasıyla ilgili gazeteci Behiç Kılıç’ın anlattıklarıyla bu bahsi kapatmak istiyorum. Behiç Kılıç HBB Televizyonunda yorumcu olarak çalışırken Çevik Bir’in Demirel’e yakın bazı işadamlarına “Şu başbakan olsun”  “şunları göreve getirelim” şunların defterini dürelim dediğini”  28 Şubat günü yayınlanan Zaman gazetesinde açıkça dile getiriyor. Kendisiyle yapılan söyleşide 28 Şubat sürecinde yaşanan birçok anti demokratik olayları açık ve net bir şekilde ortaya koyuyor. 

-Yayınlanan belgelere rağmen Çevik Bir’in üzerine kimse gitmiyor…

Şu an dediğiniz gibi kimse Çevik Bir ile ilgili işlem yapmıyor, daha sonra yaparlar mı bekleyip göreceğiz… Bakın 28 Şubat hukuksuzluğunun belgeleri yayınlanıyor peş peşe… Çevik Bir’in yargılanması, hesap vermesi gerekiyor. Savcılar derhal harekete geçmelidir ama kimse kılını kıpırdatmıyor. 28 Şubat’ın paşalarına kimse dokunmak istemiyor. Veli Küçük ve 3–5 özel hareket mensubuna gelince aslan kesilen medya, yargı Çevik Bir, Karadayı ve diğer dönemin Genelkurmay karargâhında görevli anti demokratik işlemler yapan generallere geldi mi suskun ve sessiz kalıyorlar…

Yayınlanan belgelerde gösteriyor ki Çevik Bir açıkça suç işlemiştir. Belgeler, ibret vesikası Çevik Bir tarafından yazılan yazı açık bir emirdir. Çevik Bir cuntanın lideri konumundadır. Anayasal suç işlediği bellidir. Yargıya müdahale etmiştir. Zaman Gazetesinde ve diğer gazetelerde yayınlanan resmi belgelerde TSK’nın basın özgürlüğüne darbe vurduğu görülüyor. Basın özgürlüğü adına mangalda kül bırakmayanlar iş 28 Şubat’ın zalimlerine geldi mi bilerek o konulara girmiyorlar çünkü onların çoğu 28 Şubatçılarla işbirliği yapmışlardı.  
Askeri bürokrasinin basına yönelik tavırları yeni değil… İstiklal Mahkemelerinden günümüze basına sansür konmuştur. 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat süreçlerinde ordunun “akredite edilmiş basın” istediği hep görülmüştür. TSK, muhalif ve demokrasi yanlısı basından hep rahatsız olmuştur.

Yargıya verilen emirleri gösteren belgeler yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bu belgeler doğrultusunda yargı mekanizmasının harekete geçerek demokrasiyi baltalayanlar hakkında yasal süreci başlatmaları gerekiyor. Bu belgeler bağımsız mahkemelere müdahaledir Anayasayı açıkça ihlal anlamına gelen eylemler sergileyenler, makam ve mevkileri ne olursa olsun yargı önünde hesap vermelidirler.  Mesela YARSAV ve Barolar Birliği Çevik Bir için suç duyurusunda bulunur mu, bulunmaz… Kendi siyasi görüşünde olmayanlar hakkında şahin kesilen YARSAV ve Barolar Birliği, Çevik Bir’in yayınlanan belgeleri karşısında sesleri çıkmıyor. Söz konusu Çevik Bir ve 28 Şubatçılar olunca kıllarını kıpırdatmazlar ve onlara her şartta sahip çıkarlar. 

YARIN:

Susurluk ve Ergenekon
Susurlukta ortalığı yıkanlar bugün kimlerin safındalar?
Türk solu ve Gladio ilişkisi
Yabancı servislerin tezgahladığı, iç savaş tahrikçilerinin yer aldığı provokatif eylemler:  “Sivas – Başbağlar ve Gazi olayları”
Türk milliyetçileri ve Ergenekon davası
Veli Küçük olayı: Birbirlerini tanımamazlıktan gelen generaller.
BBP’ ve MHP nin  ulusalcı   darbeci anlayışlara karşı tavrı
Ülkücülük ve Ulusalcılık

Sinan DEMİR / 2023haber.com 

Bu yazı toplam 2066 defa okundu.
Arif Dağcı
Bravo
Hakkı hocamız her zamanki gibi doğru tespitlerde bulunmuş. Ağzınıza sağlık. Çalışmalarınızın devamını sabırsızlıkla bekliyoruz. Bu aralar eser yönünden verimisz bir dönemdesiniz ama herhalde bu fırtına öncesi sessizlik mahiyetinde.
25 Haziran 2009 Perşembe Saat 23:30
ÖZER GÜNEŞ
AĞZINA SAĞLIK
hakkı başkan kalemine,ağzına ve emeğine sağlık her zamanki gibi tam dörd dörtlük bir ropörtaj olmuş evet cuntacılar hesap vermeli ve yargılanmalı.
25 Haziran 2009 Perşembe Saat 19:01
özhan bıçakcı
HAKKINIZ VAR
HAKKI BEY İSMİNE YAKIŞIR BİR MÜLAKAT VERMİŞ. KAHROLSUN CUNTACI ZİHNİYET
25 Haziran 2009 Perşembe Saat 18:19
Tüm Yorumları Göster(7)
GALERİLER
ARŞİVDE ARA
PİYASALAR
HAVA DURUMU
GAZETELER
SON YORUMLANAN HABERLER
E-BÜLTEN
Ad & Soyad
E-Mail
Ekle   Çıkar  
Cihan Haber Ajansı
» Künye     » Reklam     » Sitene Ekle     » RSS
Copyright © 2008 2023Haber. Tüm Hakları Saklıdır. Sitemizdeki materyallerin izinsiz kullanılması yasaktır.
Yazılım & Tasarım : Mahmut ÖZDEMİR