GİRİŞ
“Bozkırın
Sırrı Türk Peygamber” adlı kitap hakkında yazmış olduğum ilk yazı kitabın
özetinden ibaretti. Eserle ilgili bu ikinci ve muhtemelen son yazımda, eserde
gördüğüm ve dikkatimi çeken bazı tarihî, kültürel bilgileri sizin de ilginizi
çekeceğini düşündüğüm için burada paylaşma gereği duydum. Bunun yanında eserle
ilgili birkaç eleştirimi de bu yazımda sizlerle paylaşacağım. Eleştiri
demişken; aldığım değerli bir eleştiriden bahsetmek istiyorum. Bozkırın
Sırrı’nın yazarı Ahmet Turgut Beyefendi bir önceki yazımı beğenmekle birlikte,
bir özet için fazla uzun olduğu konusunda eleştirilerini sundu. Ben de bu
eleştiriyi kabullenerek bu yazımı biraz daha kısa tutmaya çalıştım; fakat pek
de başarılı olduğumu söyleyemem. Yazının uzunluğu konusundaki eleştiriler başım
gözüm üstünedir, kabul ederim. Bu arada değerli vaktini ayırıp eleştirisini
paylaştığı için yazarımıza teşekkür ediyor ve sözü fazla uzatmadan eserle
ilgili bu ikinci yazımla Bozkırın Sırrı’nı paylaşmaya devam ediyorum.
YURT-ÇADIR
“Yurt”
kelimesinin “vatan” anlamına geldiğini hepimiz biliriz. Fakat “çadır” anlamına
geldiğini birçoğumuz bilmeyiz. Eserin 14. sayfasından öğrendiğimiz kadarıyla
“yurt” kelimesi Ön-Türkçede “çadır” için kullanılırmış. Yerleşik hayata
geçtikten sonra “vatan” kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmış.
DİŞ HEDİĞİ
Günümüzde
unutulmaya yüz tutan bir sürü âdet vardır. İşte bu âdetlerden biri de “diş
hediği”dir. İlk kez dişi çıkan bebeğin önüne bazı eşyalar konur. Bu eşyaların
simgelediği unsurlar vardır (para, aile, meslek vs.). Bebek önündeki eşyalardan
hangisini seçerse o doğrultuda bir kaderi olacağına inanılır ve ona göre dua
edilir. Meğer bu âdet çok eski bir Türk âdetiymiş. Eserin yine 14. sayfasından
edindiğimiz kadarıyla bazen bir balanın diş çıkarması üç gün üç gece eğlenmek
için sebep sayılabilirmiş.
ZÜPPE İSİMLER
Ad
vermek bizim kültürümüzde çok önemlidir. Seçilen ismin anlamına çok dikkat
edilir. Son zamanlarda kültürel yozlaşmanın da etkisiyle bu hassasiyet yok
olmaya yüz tutsa da şükürler olsun hâlâ bu törenin bilincinde olanlarımız var.
Bir çocuğun ismi kimliğe yazılmadan, kimliği isme yazılmalıdır. Yani çocuk
Müslüman-Türk kimliğine sahipse ismi de buram buram Türk-İslam kokmalıdır. Öyle
isimler görüyorum ki ne Türklükle, ne de İslamiyet’le zerre kadar alakası yok.
Türklükten veya İslamiyet’ten nasibini alamamış aileler tarafından verilen bu
isimleri görünce içim parçalanıyor. Cahilliğime verin; ben “Ece” isminin öz be
öz “Türk”çe bir isim olduğunu bilmiyordum. Atadan, nineden böyle isimler
duymadığımız, görmediğimiz için bu ismi de “moda, züppe isimler”den
zannediyordum. Meğer “Ece” kelimesi Ön-Türkçede “baba tarafındaki en yaşlı
kadın” anlamına geliyormuş. Babaanne veya onun da annesi ece olabilmekteymiş. Kelime,
zamanla “han eşi” gibi anlamlar da kazanmış. (s.16)
GERDEK
Aile,
milletin temeli ve onu ayakta tutan en küçük sosyal yapıdır. Aile olmanın ilk
gecesine “gerdek” adı verildiğini hepimiz biliriz. Acaba bu kelimenin kökeni
hakkında araştırma yapanımız oldu mu? Ahmet Turgut’a bırakalım sözü:
“Ön-Türklerde yeni evlilerin hayat boyu kullanacağı çadırı kız babası tedarik
eder, bizzat kurup, dayayıp döşerdi içini. Gençlerden ilk gecelerini muhakkak
burada geçirmeleri istenir ve yeni olan bu çadırlara ‘gerdek’ denirdi. Erkek
tarafının gerdekle ilgili bir sıkıntısı veya talebinin olmadığına tüm konuklar
şahit kılınır, olası itirazların önü peşinen kesilirdi. Bozkır töresindeki bu
âdet; kız tarafının yatak odası takımını hazırlaması şeklinde günümüzde de devam
edegelmektedir. ‘Yuvayı dişi kuş yapar.’ deyişinin kökeninde de ‘gerdek töresi’
vardır.” (s. 18) “Vay be…” dediğinizi duyar gibiyim.
ÜZERİNİZDEN “ALKIŞ” EKSİK OLMASIN
Bazı
ünlülerin cenaze merasimlerinde görmüşsünüzdür. Düğüne gelir gibi giyinip cenazeye
gelen makyajlı, “Rayban” marka siyah gözlüklü sosyete erbabı, ölenin arkasından
“alkış” tutar. Yaptıkları yanlışı da “Türkler, eskiden ölülerini
alkışlarlarmış.” diye örtbas etmeye çalışırlar. Evet, atalarımız ölülerini
alkışlamışlar. Dede Korkut Hikâyelerinde de bu tabiri görüyoruz. Hatta Yunus
Emre, Kaygusuz Abdal gibi şairler de bazı şiirlerinde “Tanrı’yı alkışlamak”
şeklinde ifadeler kullanmışlardır. Fakat bu sosyete erbabının bilmediği bir şey
var ki “alkış” kelimesi Ön-Türkçede “yakarış, dua” anlamına gelir. Rahmetli Cem
Karaca bu cahil sosyete erbabına yönelik tedbirini vasiyetiyle almıştı.
Cenazesinde alkış olmamasını istemişti. “Alkış olmasın.” derken “Dua
edilmesin.” demek istememiştir herhalde. (s.20)
ÖKSÜZ-ÜVEY
Kulakları
çınlasın, Prof. Dr. Ahmet Topaloğlu Hocamız birçok kelimenin kökenini bilir ve
bunları da bizimle paylaşırdı. Bu kelimelerden biri de “ök/ög” kelimesiydi. “Ök/ög”
kelimesinin “anne” anlamına geldiğini ondan öğrenmiştik. Hemen ardından “öksüz”
kelimesinin de bu kelimeden türediğini… Fakat “üvey” kelimesinin “ök/ög”
kelimesinden türediğini öğretmemişti. Onu da Bozkırın Sırrı’ndan öğrendik.
Meğer Ön-Türkçede “ögey” kelimesi “analık” anlamına gelirmiş. Yani kişinin öz
olmayan annesine “ögey” denirmiş. Bu kelime zamanla “üvey” şekline dönüşmüş.
Fakat günümüzde bu kelime anlam genişlemesine uğramış olacak ki “üvey”lik
sadece annelik için kullanılmıyor. (s. 38)
ATIN ÇİFTESİ
Türkçemizde
“Yumuşak huylu atın çiftesi pek olur.” diye bir atasözü var. Hiç düşündünüz mü
bu atlar niye çifte atar? Belli ki Ahmet Turgut Beyefendi düşünmüş ve bir
neticeye ulaşmış. Buyurun kendisinden dinleyelim: “İçgüdüsel olarak sürekli
tetikte bekleyen atlar en ürkek hayvanlardandır. Bu yüzden kendilerini rahatta
hissetmezlerse uyurken bile yere uzanmayıp ayakta kalmayı tercih ederler.
Kafalarının iki yanında ve dışa çıkık duran gözleri, 300 derecelik bir açıyla
çevreyi her an gözetler. Bu görüş alanının dışında kalan sağrı bölgesindeki en
ufak bir uyarana bile anında tepki gösterirler. At tepmelerinin asıl nedeni de
bu belirsizlik ve güvensizlik hissidir.” (s. 41)
MİSAFİRPERVERLİĞİMİZ
Her
milletin kendine has bazı hususiyetleri vardır. Bu özellikler milletlerin
kültür genlerini oluşturur. Türk milletinin karakterini oluşturan erdemlerden
biri de misafirperverliktir. Köylerimizde hâlâ misafirler için köy odaları
bulunur. Gelen misafirlerin ihtiyaçları, muhtarın ve aksakallıların öncülüğünde
köylüler arasında paylaştırılarak belli bir sırayla karşılanır. Kısacası büyük
şehirlerde sokakta kalma riskiniz yüksekken, ülkemizde herhangi bir köye
gittiğinizde böyle bir tehlikeyle karşılaşmanız mümkün değildir. Köylü ne yapar
yapar, misafirini ağırlar. “Bozkır töresi gereğince obalara gelen herhangi bir
misafiri ağırlamak, tüm ailelerin ortak göreviydi. Bu yüzden herkesin
katkısıyla ‘konuk çadırları’ tesis edilir, her an kullanabilmek üzere hazırda
ve boşta bekletilirdi. (…) Çoğu ülkede mevcut olmayan ‘Devlet Konukevleri’ ağı
en yoğun olarak Türkiye’de görülmektedir.” (s. 49)
HAN KARŞISINDA SELAM
Hatırlarsınız,
değerli sanatçımız Ahmet Şafak, 2006’daki Erciyes Kurultayı’nda, Sayın Devlet
Bahçeli’nin önünde diz kırıp selam vermesiyle ekranlara yansımıştı. Diz kırıp
selam vermenin Türk töresi gereği olduğunu Atsız Ata’nın romanlarında
gördüğümüz gibi, bununla ilgili bilgileri bazı haber sitelerinde de okumuştuk.
Bu konuda birkaç cümle de Bozkırın Sırrı’ndan okuyalım: “Bozkır töresine göre
bu hareket; karşıdakine itaat edildiğini belirten en yüce saygı ifadesidir.
Bugün kullandığımız ‘diz çökmek, diz çöktürmek’ gibi deyimlerin kökeninde yine
bu ritüel vardır.” (s. 71)
KANLI GÖZYAŞI
Esat
Kabaklı’nın sazından sözünden dinlemeye alıştığımız güzel bir türkü vardır:
“Gömdüm oğul seni toprağa gömdüm / Kanlı gözyaşımla pınara döndüm.” şeklinde
yüreğimizden akar gider. “Kanlı gözyaşı” ifadesi benim hayalimde her zaman
“gözlerin ağlamaktan kan çanağına dönmesi” şeklinde tecelli ederdi. Meğer bu
tamlamanın temelinde de bir Türk töresi varmış. Eski Türk âdetlerine göre ölen
birinin ardından bir yandan sagular okunup yas tutulurken, bir yandan da ölenin
yakınları tırnaklarıyla yüzlerini ve avurtlarını çizip kanatırlarmış.
Gözlerinden akan yaş, kana karışıp “kanlı gözyaşı” şekline dönüşürmüş. Yazarımız
bu törenin hâlâ Anadolu’da yaşatıldığını ifade ediyor. Bununla ilgili hemen
aklıma gelen bir kamera görüntüsü var. Muhtemelen siz de görmüşsünüzdür.
Görüntü, bir şehidimizin evinin önünde çekiliyor. Evlatlarının şehit olduğu
haberi, kapıda komutanlar tarafından şehidimizin annesine bildirildiğinde,
acılı anamız ve yanındaki kadınlar yüzlerini kanatarak feryat etmeye
başlıyorlar. Bu yürek dağlayıcı görüntü de malum törenin hâlâ yaşadığının canlı
bir misalidir. (s. 109)
YAĞMA VAR!
Kelimelerin
zihnimizde canlanan olumlu ve olumsuz suretleri vardır. Mesela “yağma” kelimesi
zihnimizde olumsuz bir görüntü oluşturur. Kelimenin olumsuz bir duruşu olsa da
deyimleriyle, atasözleriyle, şiirleriyle dilimizde canlı bir şekilde yaşar.
Şiirlerinin çoğunu beğenmediğim Tevfik Fikret’in beğendiğim şiirlerinden biri
Han-ı Yağma’dır. “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin / Doyunca,
tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!” dizeleri özellikle son yıllarda yapılan
yağmanın, talanın millet nazarında yıllar öncesinden dizelere dökülmüş şekli
gibidir. Güzel Türkçemizde bu kelimeyle ilgili bir de deyim vardır. “Bir şeye
razı olmamak” anlamında kullanılır. Evet, tam da düşündüğünüz o deyimden bahsediyorum:
“Yağma yok!” Fakat biz bugün her ne kadar “Yağma yok!” desek de eskiler öyle
demiyor. Ne mi diyorlar? Ahmet Bey’in kaleminden aktarayım: “Ön-Türklerde düğün
veya herhangi bir eğlence-şölen sırasında davet sahipleri armağanlar hazırlar
ve konukların bunları yağma edercesine kapışmasını isterdi. Zamanla güç ve
misafirperverlik sembolü hâline gelen bu âdet Anadolu’ya taşınmıştır. (…)
Günümüzde havaya para saçılması, tabak-çanak kırılması ve çocuklara para
toplatılması şeklinde devam edegelmektedir.” (s. 154) Meğer bu “töre” ne kadar
kapsamlı ve kolay anlaşılır bir hukuk sistemiymiş. Düğünde serpilen paranın
bile kökeninde bir töre var. Böyle incelikleri okudukça, öğrendikçe anlıyorum
ki aldığımız nefes bile töreye bağlanmış. Bugün bir hukuk maddesinden onlarca
farklı yorum çıktığını, aynı hukuk maddesinden bir kişinin suçlu da, suçsuz da
olabileceğini düşünürsek eski hukuk sistemimizin hiç de küçümsenecek bir yanı
olmadığını görmüş oluruz. Töre konuşunca han bile susarken, bugün töremizin
suskunluğu nedendir? Töresiz kalanın hâli nice olmuştur?
NAMAZ-SECDE
Namaz
İslamiyet’ten önce var mıydı? Bu soruyu daha önce ne başkasına ne de kendime
sordum. İlk olarak, Bozkırın Sırrı’nı okurken kendi kendime sorma gereği
duydum. Sonra da araştırdım. Meğer Âdem aleyhisselamdan beri her dinde namaz
varmış ve bütün ümmetlere farz olarak bildirilmiş. İslamiyet’ten önce her
ümmete sadece bir vakit namaz farzmış. Kimine sabah namazı, kimine akşam namazı
farz kılınmış. Kılınan rekât sayıları ümmetler arasında farklılık gösterirmiş.
Yalnız ümmetimize bütün vakitler farz kılınmış. Şimdi sözü fazla uzatmadan,
beni namazın geçmişi hakkında araştırma yapmaya sevk eden konuya geleyim.
Bilirsiniz, namazın her rekâtında iki kere secde edilir. Peki, neden iki secde?
Neden bir veya üç değil de iki? Rekât sayısının hikmetini Bozkırın Sırrı
sayesinde öğreniyoruz. Hazreti Allah, bütün meleklere Âdem aleyhisselamın
şahsında kendisine secde edilmesini istediğinde melekler emir gereği sorgusuz
sualsiz hemen secde etmişler. İlk secdeden sonra Âdem aleyhisselama bakıp
ondaki ilahi nuru görünce şükretmek için bir kez daha secde etmişler. İşte bu
yüzden namazdaki secde sayısı iki olmuş. (s. 234)
ANT, İÇİLEN BİR ŞEY Mİ?
“Varlığım,
Türk varlığına armağan olsun. Ant içerim!” Bildiğiniz üzere bu cümleler
andımızın bitiş cümleleri. Hani şu son yıllarda okullardan silinmeye çalışılan
andımızın… Bu iki cümledeki kelimelere bakalım.
Bütün kelimelerin sade ve anlaşılır olduğunu görüyoruz. Mesela “ant” kelimesini
“yemin” anlamıyla biliriz. Bununla ilgili bir de “ant içmek” şeklinde bir deyim
ortaya çıkmıştır. Peki, bu deyim nasıl ortaya çıkmış? Ben daha önce merak
etmemiştim; fakat Ahmet Turgut Beyefendi bunu merak etmiş olmalı ki eseri
okuyunca bu deyimin kökeni hakkında da bilgi edinmiş oluyoruz. İlk Türk
devletlerinde, başka devletlerle anlaşma yapılırken “ant” adı verilen bir
kâseden süt içilirmiş. O yıllardan bu yana bu kelime “söz vermenin, güven
vermenin” simgesi olarak günümüze kadar “ant içmek” şeklinde kullanılagelmiş.
(s. 418)
Bozkırın
Sırrı o kadar çok ki… Ben Ahmet Bey’den duyduklarımdan sadece bazılarını
sizlerle paylaştım. Daha nice tarih kokan bilgi, o güzel kurgunun satır
aralarına ince ince serpiştirilmiş. Kurgu
güzel; fakat eserle ilgili çok dikkatimi çeken iki konuda kısaca eleştirilerimi
de sunmak istiyorum. Türkçenin millî cümle yapısını bilirsiniz. Yüklemin sonda
bulunduğu kurallı bir cümle anlayışı vardır. Millî motiflerle bezenmiş bu
eserde çok fazla sayıda devrik cümlenin kullanılmasını ben iki yönden doğru
bulmadım: Birincisi; millî motiflerle birlikte millî olmayan bir cümle kurgusu
yakışıksız durmuş. İkincisi; bu devrik cümle anlayışı romanın akıcılığını
olumsuz yönde etkilemiş. Okurken sık sık, yokuş çıkar gibi yorulup
yavaşladığımı hissettim. Fakat eserin kurgusunun verdiği güçle, çıkmadığım
yokuş kalmadı. Çok dikkatimi çeken ikinci konu ise eserde kullanılan bazı
kelimeler… Millî bir roman diyoruz, buram buram Türk kokuyor diyoruz, bozkırın
coşkusunu bizlere yaşatıyor diyoruz; ama böyle bir eserde öyle kelimeler gördüm
ki, cahilliğimden midir nedir, daha önce hiç duymadığım kelimelerdi. Hepsi de
Fransızca, İngilizce gibi dillerden dilimize geçen; ama milletimizin bir türlü
benimsemeyip hiç kullanmadığı kelimeler… Böyle bir eserde bu kadar yabancı
kelime kullanılması yine anlatımın akıcılığını olumsuz yönde etkilemiş. Bu
kelimeler, teşbihte hata olmasın, gözüme rengârenk bir çiçek bahçesindeki yapma
güller gibi göründü.
Sözü
fazla uzatmak istemiyorum. Evet, haklı olarak “Daha ne kadar uzatacaksın ki?”
diyorsunuz. Ama elimde değil. Edebiyat lezzeti verirken, aynı zamanda
bilgilendirici yönüyle de okuyanı besleyen bu romanın elden ele, dilden dile
dolaşması gerektiğine inanıyorum. Eser hakkında iki uzunca yazı hazırladım. İki
temel amacım vardı: Birincisi; okuyucunun dikkatini esere yöneltebilmek ve
eserin daha fazla kişiye ulaşmasını sağlamak. İkincisi; eseri alamayacak
olanların en azından kitabın özetinden ve eserdeki bazı ince tarihî bilgilerden
faydalanmalarını sağlamak. Bir kişiye bile ulaştıysam, kendimi amacıma ulaşmış
sayarım. Kaldı ki amacıma ulaştığımı görebiliyorum.
Bir
başka yazıda buluşmak üzere…
Arslan KURTALP
Bu yazı toplam 6290 defa okundu.