ÇOK OKUNANLAR
HAFTALIK
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
BOZKIRIN SIRRI TÜRK PEYGAMBER-2
Arslan KURTALP
ergenekonalp@hotmail.com
BOZKIRIN SIRRI TÜRK PEYGAMBER-2
31 Ocak 2011 Pazartesi Saat 11:42
 

GİRİŞ

            “Bozkırın Sırrı Türk Peygamber” adlı kitap hakkında yazmış olduğum ilk yazı kitabın özetinden ibaretti. Eserle ilgili bu ikinci ve muhtemelen son yazımda, eserde gördüğüm ve dikkatimi çeken bazı tarihî, kültürel bilgileri sizin de ilginizi çekeceğini düşündüğüm için burada paylaşma gereği duydum. Bunun yanında eserle ilgili birkaç eleştirimi de bu yazımda sizlerle paylaşacağım. Eleştiri demişken; aldığım değerli bir eleştiriden bahsetmek istiyorum. Bozkırın Sırrı’nın yazarı Ahmet Turgut Beyefendi bir önceki yazımı beğenmekle birlikte, bir özet için fazla uzun olduğu konusunda eleştirilerini sundu. Ben de bu eleştiriyi kabullenerek bu yazımı biraz daha kısa tutmaya çalıştım; fakat pek de başarılı olduğumu söyleyemem. Yazının uzunluğu konusundaki eleştiriler başım gözüm üstünedir, kabul ederim. Bu arada değerli vaktini ayırıp eleştirisini paylaştığı için yazarımıza teşekkür ediyor ve sözü fazla uzatmadan eserle ilgili bu ikinci yazımla Bozkırın Sırrı’nı paylaşmaya devam ediyorum.

            YURT-ÇADIR

“Yurt” kelimesinin “vatan” anlamına geldiğini hepimiz biliriz. Fakat “çadır” anlamına geldiğini birçoğumuz bilmeyiz. Eserin 14. sayfasından öğrendiğimiz kadarıyla “yurt” kelimesi Ön-Türkçede “çadır” için kullanılırmış. Yerleşik hayata geçtikten sonra “vatan” kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmış.

            DİŞ HEDİĞİ

            Günümüzde unutulmaya yüz tutan bir sürü âdet vardır. İşte bu âdetlerden biri de “diş hediği”dir. İlk kez dişi çıkan bebeğin önüne bazı eşyalar konur. Bu eşyaların simgelediği unsurlar vardır (para, aile, meslek vs.). Bebek önündeki eşyalardan hangisini seçerse o doğrultuda bir kaderi olacağına inanılır ve ona göre dua edilir. Meğer bu âdet çok eski bir Türk âdetiymiş. Eserin yine 14. sayfasından edindiğimiz kadarıyla bazen bir balanın diş çıkarması üç gün üç gece eğlenmek için sebep sayılabilirmiş.

            ZÜPPE İSİMLER

            Ad vermek bizim kültürümüzde çok önemlidir. Seçilen ismin anlamına çok dikkat edilir. Son zamanlarda kültürel yozlaşmanın da etkisiyle bu hassasiyet yok olmaya yüz tutsa da şükürler olsun hâlâ bu törenin bilincinde olanlarımız var. Bir çocuğun ismi kimliğe yazılmadan, kimliği isme yazılmalıdır. Yani çocuk Müslüman-Türk kimliğine sahipse ismi de buram buram Türk-İslam kokmalıdır. Öyle isimler görüyorum ki ne Türklükle, ne de İslamiyet’le zerre kadar alakası yok. Türklükten veya İslamiyet’ten nasibini alamamış aileler tarafından verilen bu isimleri görünce içim parçalanıyor. Cahilliğime verin; ben “Ece” isminin öz be öz “Türk”çe bir isim olduğunu bilmiyordum. Atadan, nineden böyle isimler duymadığımız, görmediğimiz için bu ismi de “moda, züppe isimler”den zannediyordum. Meğer “Ece” kelimesi Ön-Türkçede “baba tarafındaki en yaşlı kadın” anlamına geliyormuş. Babaanne veya onun da annesi ece olabilmekteymiş. Kelime, zamanla “han eşi” gibi anlamlar da kazanmış. (s.16)

            GERDEK

            Aile, milletin temeli ve onu ayakta tutan en küçük sosyal yapıdır. Aile olmanın ilk gecesine “gerdek” adı verildiğini hepimiz biliriz. Acaba bu kelimenin kökeni hakkında araştırma yapanımız oldu mu? Ahmet Turgut’a bırakalım sözü: “Ön-Türklerde yeni evlilerin hayat boyu kullanacağı çadırı kız babası tedarik eder, bizzat kurup, dayayıp döşerdi içini. Gençlerden ilk gecelerini muhakkak burada geçirmeleri istenir ve yeni olan bu çadırlara ‘gerdek’ denirdi. Erkek tarafının gerdekle ilgili bir sıkıntısı veya talebinin olmadığına tüm konuklar şahit kılınır, olası itirazların önü peşinen kesilirdi. Bozkır töresindeki bu âdet; kız tarafının yatak odası takımını hazırlaması şeklinde günümüzde de devam edegelmektedir. ‘Yuvayı dişi kuş yapar.’ deyişinin kökeninde de ‘gerdek töresi’ vardır.” (s. 18) “Vay be…” dediğinizi duyar gibiyim.

            ÜZERİNİZDEN “ALKIŞ” EKSİK OLMASIN

            Bazı ünlülerin cenaze merasimlerinde görmüşsünüzdür. Düğüne gelir gibi giyinip cenazeye gelen makyajlı, “Rayban” marka siyah gözlüklü sosyete erbabı, ölenin arkasından “alkış” tutar. Yaptıkları yanlışı da “Türkler, eskiden ölülerini alkışlarlarmış.” diye örtbas etmeye çalışırlar. Evet, atalarımız ölülerini alkışlamışlar. Dede Korkut Hikâyelerinde de bu tabiri görüyoruz. Hatta Yunus Emre, Kaygusuz Abdal gibi şairler de bazı şiirlerinde “Tanrı’yı alkışlamak” şeklinde ifadeler kullanmışlardır. Fakat bu sosyete erbabının bilmediği bir şey var ki “alkış” kelimesi Ön-Türkçede “yakarış, dua” anlamına gelir. Rahmetli Cem Karaca bu cahil sosyete erbabına yönelik tedbirini vasiyetiyle almıştı. Cenazesinde alkış olmamasını istemişti. “Alkış olmasın.” derken “Dua edilmesin.” demek istememiştir herhalde. (s.20)

            ÖKSÜZ-ÜVEY

            Kulakları çınlasın, Prof. Dr. Ahmet Topaloğlu Hocamız birçok kelimenin kökenini bilir ve bunları da bizimle paylaşırdı. Bu kelimelerden biri de “ök/ög” kelimesiydi. “Ök/ög” kelimesinin “anne” anlamına geldiğini ondan öğrenmiştik. Hemen ardından “öksüz” kelimesinin de bu kelimeden türediğini… Fakat “üvey” kelimesinin “ök/ög” kelimesinden türediğini öğretmemişti. Onu da Bozkırın Sırrı’ndan öğrendik. Meğer Ön-Türkçede “ögey” kelimesi “analık” anlamına gelirmiş. Yani kişinin öz olmayan annesine “ögey” denirmiş. Bu kelime zamanla “üvey” şekline dönüşmüş. Fakat günümüzde bu kelime anlam genişlemesine uğramış olacak ki “üvey”lik sadece annelik için kullanılmıyor. (s. 38)

            ATIN ÇİFTESİ 

            Türkçemizde “Yumuşak huylu atın çiftesi pek olur.” diye bir atasözü var. Hiç düşündünüz mü bu atlar niye çifte atar? Belli ki Ahmet Turgut Beyefendi düşünmüş ve bir neticeye ulaşmış. Buyurun kendisinden dinleyelim: “İçgüdüsel olarak sürekli tetikte bekleyen atlar en ürkek hayvanlardandır. Bu yüzden kendilerini rahatta hissetmezlerse uyurken bile yere uzanmayıp ayakta kalmayı tercih ederler. Kafalarının iki yanında ve dışa çıkık duran gözleri, 300 derecelik bir açıyla çevreyi her an gözetler. Bu görüş alanının dışında kalan sağrı bölgesindeki en ufak bir uyarana bile anında tepki gösterirler. At tepmelerinin asıl nedeni de bu belirsizlik ve güvensizlik hissidir.” (s. 41)

            MİSAFİRPERVERLİĞİMİZ

            Her milletin kendine has bazı hususiyetleri vardır. Bu özellikler milletlerin kültür genlerini oluşturur. Türk milletinin karakterini oluşturan erdemlerden biri de misafirperverliktir. Köylerimizde hâlâ misafirler için köy odaları bulunur. Gelen misafirlerin ihtiyaçları, muhtarın ve aksakallıların öncülüğünde köylüler arasında paylaştırılarak belli bir sırayla karşılanır. Kısacası büyük şehirlerde sokakta kalma riskiniz yüksekken, ülkemizde herhangi bir köye gittiğinizde böyle bir tehlikeyle karşılaşmanız mümkün değildir. Köylü ne yapar yapar, misafirini ağırlar. “Bozkır töresi gereğince obalara gelen herhangi bir misafiri ağırlamak, tüm ailelerin ortak göreviydi. Bu yüzden herkesin katkısıyla ‘konuk çadırları’ tesis edilir, her an kullanabilmek üzere hazırda ve boşta bekletilirdi. (…) Çoğu ülkede mevcut olmayan ‘Devlet Konukevleri’ ağı en yoğun olarak Türkiye’de görülmektedir.” (s. 49)

            HAN KARŞISINDA SELAM

            Hatırlarsınız, değerli sanatçımız Ahmet Şafak, 2006’daki Erciyes Kurultayı’nda, Sayın Devlet Bahçeli’nin önünde diz kırıp selam vermesiyle ekranlara yansımıştı. Diz kırıp selam vermenin Türk töresi gereği olduğunu Atsız Ata’nın romanlarında gördüğümüz gibi, bununla ilgili bilgileri bazı haber sitelerinde de okumuştuk. Bu konuda birkaç cümle de Bozkırın Sırrı’ndan okuyalım: “Bozkır töresine göre bu hareket; karşıdakine itaat edildiğini belirten en yüce saygı ifadesidir. Bugün kullandığımız ‘diz çökmek, diz çöktürmek’ gibi deyimlerin kökeninde yine bu ritüel vardır.” (s. 71)

            KANLI GÖZYAŞI

            Esat Kabaklı’nın sazından sözünden dinlemeye alıştığımız güzel bir türkü vardır: “Gömdüm oğul seni toprağa gömdüm / Kanlı gözyaşımla pınara döndüm.” şeklinde yüreğimizden akar gider. “Kanlı gözyaşı” ifadesi benim hayalimde her zaman “gözlerin ağlamaktan kan çanağına dönmesi” şeklinde tecelli ederdi. Meğer bu tamlamanın temelinde de bir Türk töresi varmış. Eski Türk âdetlerine göre ölen birinin ardından bir yandan sagular okunup yas tutulurken, bir yandan da ölenin yakınları tırnaklarıyla yüzlerini ve avurtlarını çizip kanatırlarmış. Gözlerinden akan yaş, kana karışıp “kanlı gözyaşı” şekline dönüşürmüş. Yazarımız bu törenin hâlâ Anadolu’da yaşatıldığını ifade ediyor. Bununla ilgili hemen aklıma gelen bir kamera görüntüsü var. Muhtemelen siz de görmüşsünüzdür. Görüntü, bir şehidimizin evinin önünde çekiliyor. Evlatlarının şehit olduğu haberi, kapıda komutanlar tarafından şehidimizin annesine bildirildiğinde, acılı anamız ve yanındaki kadınlar yüzlerini kanatarak feryat etmeye başlıyorlar. Bu yürek dağlayıcı görüntü de malum törenin hâlâ yaşadığının canlı bir misalidir. (s. 109)

            YAĞMA VAR!

            Kelimelerin zihnimizde canlanan olumlu ve olumsuz suretleri vardır. Mesela “yağma” kelimesi zihnimizde olumsuz bir görüntü oluşturur. Kelimenin olumsuz bir duruşu olsa da deyimleriyle, atasözleriyle, şiirleriyle dilimizde canlı bir şekilde yaşar. Şiirlerinin çoğunu beğenmediğim Tevfik Fikret’in beğendiğim şiirlerinden biri Han-ı Yağma’dır. “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin / Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!” dizeleri özellikle son yıllarda yapılan yağmanın, talanın millet nazarında yıllar öncesinden dizelere dökülmüş şekli gibidir. Güzel Türkçemizde bu kelimeyle ilgili bir de deyim vardır. “Bir şeye razı olmamak” anlamında kullanılır. Evet, tam da düşündüğünüz o deyimden bahsediyorum: “Yağma yok!” Fakat biz bugün her ne kadar “Yağma yok!” desek de eskiler öyle demiyor. Ne mi diyorlar? Ahmet Bey’in kaleminden aktarayım: “Ön-Türklerde düğün veya herhangi bir eğlence-şölen sırasında davet sahipleri armağanlar hazırlar ve konukların bunları yağma edercesine kapışmasını isterdi. Zamanla güç ve misafirperverlik sembolü hâline gelen bu âdet Anadolu’ya taşınmıştır. (…) Günümüzde havaya para saçılması, tabak-çanak kırılması ve çocuklara para toplatılması şeklinde devam edegelmektedir.” (s. 154) Meğer bu “töre” ne kadar kapsamlı ve kolay anlaşılır bir hukuk sistemiymiş. Düğünde serpilen paranın bile kökeninde bir töre var. Böyle incelikleri okudukça, öğrendikçe anlıyorum ki aldığımız nefes bile töreye bağlanmış. Bugün bir hukuk maddesinden onlarca farklı yorum çıktığını, aynı hukuk maddesinden bir kişinin suçlu da, suçsuz da olabileceğini düşünürsek eski hukuk sistemimizin hiç de küçümsenecek bir yanı olmadığını görmüş oluruz. Töre konuşunca han bile susarken, bugün töremizin suskunluğu nedendir? Töresiz kalanın hâli nice olmuştur?

            NAMAZ-SECDE

            Namaz İslamiyet’ten önce var mıydı? Bu soruyu daha önce ne başkasına ne de kendime sordum. İlk olarak, Bozkırın Sırrı’nı okurken kendi kendime sorma gereği duydum. Sonra da araştırdım. Meğer Âdem aleyhisselamdan beri her dinde namaz varmış ve bütün ümmetlere farz olarak bildirilmiş. İslamiyet’ten önce her ümmete sadece bir vakit namaz farzmış. Kimine sabah namazı, kimine akşam namazı farz kılınmış. Kılınan rekât sayıları ümmetler arasında farklılık gösterirmiş. Yalnız ümmetimize bütün vakitler farz kılınmış. Şimdi sözü fazla uzatmadan, beni namazın geçmişi hakkında araştırma yapmaya sevk eden konuya geleyim. Bilirsiniz, namazın her rekâtında iki kere secde edilir. Peki, neden iki secde? Neden bir veya üç değil de iki? Rekât sayısının hikmetini Bozkırın Sırrı sayesinde öğreniyoruz. Hazreti Allah, bütün meleklere Âdem aleyhisselamın şahsında kendisine secde edilmesini istediğinde melekler emir gereği sorgusuz sualsiz hemen secde etmişler. İlk secdeden sonra Âdem aleyhisselama bakıp ondaki ilahi nuru görünce şükretmek için bir kez daha secde etmişler. İşte bu yüzden namazdaki secde sayısı iki olmuş. (s. 234)

            ANT, İÇİLEN BİR ŞEY Mİ?

            “Varlığım, Türk varlığına armağan olsun. Ant içerim!” Bildiğiniz üzere bu cümleler andımızın bitiş cümleleri. Hani şu son yıllarda okullardan silinmeye çalışılan andımızın… Bu iki cümledeki kelimelere bakalım.  Bütün kelimelerin sade ve anlaşılır olduğunu görüyoruz. Mesela “ant” kelimesini “yemin” anlamıyla biliriz. Bununla ilgili bir de “ant içmek” şeklinde bir deyim ortaya çıkmıştır. Peki, bu deyim nasıl ortaya çıkmış? Ben daha önce merak etmemiştim; fakat Ahmet Turgut Beyefendi bunu merak etmiş olmalı ki eseri okuyunca bu deyimin kökeni hakkında da bilgi edinmiş oluyoruz. İlk Türk devletlerinde, başka devletlerle anlaşma yapılırken “ant” adı verilen bir kâseden süt içilirmiş. O yıllardan bu yana bu kelime “söz vermenin, güven vermenin” simgesi olarak günümüze kadar “ant içmek” şeklinde kullanılagelmiş. (s. 418)

            Bozkırın Sırrı o kadar çok ki… Ben Ahmet Bey’den duyduklarımdan sadece bazılarını sizlerle paylaştım. Daha nice tarih kokan bilgi, o güzel kurgunun satır aralarına ince ince serpiştirilmiş.           Kurgu güzel; fakat eserle ilgili çok dikkatimi çeken iki konuda kısaca eleştirilerimi de sunmak istiyorum. Türkçenin millî cümle yapısını bilirsiniz. Yüklemin sonda bulunduğu kurallı bir cümle anlayışı vardır. Millî motiflerle bezenmiş bu eserde çok fazla sayıda devrik cümlenin kullanılmasını ben iki yönden doğru bulmadım: Birincisi; millî motiflerle birlikte millî olmayan bir cümle kurgusu yakışıksız durmuş. İkincisi; bu devrik cümle anlayışı romanın akıcılığını olumsuz yönde etkilemiş. Okurken sık sık, yokuş çıkar gibi yorulup yavaşladığımı hissettim. Fakat eserin kurgusunun verdiği güçle, çıkmadığım yokuş kalmadı. Çok dikkatimi çeken ikinci konu ise eserde kullanılan bazı kelimeler… Millî bir roman diyoruz, buram buram Türk kokuyor diyoruz, bozkırın coşkusunu bizlere yaşatıyor diyoruz; ama böyle bir eserde öyle kelimeler gördüm ki, cahilliğimden midir nedir, daha önce hiç duymadığım kelimelerdi. Hepsi de Fransızca, İngilizce gibi dillerden dilimize geçen; ama milletimizin bir türlü benimsemeyip hiç kullanmadığı kelimeler… Böyle bir eserde bu kadar yabancı kelime kullanılması yine anlatımın akıcılığını olumsuz yönde etkilemiş. Bu kelimeler, teşbihte hata olmasın, gözüme rengârenk bir çiçek bahçesindeki yapma güller gibi göründü.

            Sözü fazla uzatmak istemiyorum. Evet, haklı olarak “Daha ne kadar uzatacaksın ki?” diyorsunuz. Ama elimde değil. Edebiyat lezzeti verirken, aynı zamanda bilgilendirici yönüyle de okuyanı besleyen bu romanın elden ele, dilden dile dolaşması gerektiğine inanıyorum. Eser hakkında iki uzunca yazı hazırladım. İki temel amacım vardı: Birincisi; okuyucunun dikkatini esere yöneltebilmek ve eserin daha fazla kişiye ulaşmasını sağlamak. İkincisi; eseri alamayacak olanların en azından kitabın özetinden ve eserdeki bazı ince tarihî bilgilerden faydalanmalarını sağlamak. Bir kişiye bile ulaştıysam, kendimi amacıma ulaşmış sayarım. Kaldı ki amacıma ulaştığımı görebiliyorum.

            Bir başka yazıda buluşmak üzere…

            Arslan KURTALP

Bu yazı toplam 16167 defa okundu.
Gri Kurt
Bu Yazı Okumayı Haketmiyor
Bu yazının tamamı da bilimsel dayanaktan yoksun aynı zamanda gereksiz. Ben okudum aman başkasının okumasına gerek yok.
07 Şubat 2012 Salı Saat 18:55
GALERİLER
ARŞİVDE ARA
PİYASALAR
HAVA DURUMU
GAZETELER
SON YORUMLANAN HABERLER
E-BÜLTEN
Ad & Soyad
E-Mail
Ekle   Çıkar  
Cihan Haber Ajansı
» Künye     » Reklam     » Sitene Ekle     » RSS
Copyright © 2008 2023Haber. Tüm Hakları Saklıdır. Sitemizdeki materyallerin izinsiz kullanılması yasaktır.
Yazılım & Tasarım : Mahmut ÖZDEMİR